25 Nisan 2011 Pazartesi

Bir İleri, Bir Geri

Daha önceki haftalarda birçok kez sizlerle paylaştığım bir anektod vardı hatırlarsanız. Neydi o? diye düşünenler varsa, bir kez de onlar için hatırlatmakta fayda var. Galatasaray Futbol Takımı’nın sezon başından bu yana ligin 3 ila 6. haftaları arasında elde ettiği 4 galibiyeti saymazsak şayet, üst üste oynadığı 2 maç dahi kazanamamış olduğu gibi bir gerçek var ortada. Dolayısıyla dün akşam takım sahaya çıktığında istatistik bilimiyle benim gibi yakından ilgilenmeyi sevenlerin büyük kısmı, galibiyet konusunda ciddi anlamda tereddüt yaşamış olsalar gerek.
Hani bazen deriz ya; şu takım bize ters geliyor diye. İşte Galatasaray’da lig tarihinin hemen her döneminde Kayseri Spor’a ters gelmiştir. Yanılmıyorsam 20-25 yıllık bir zaman diliminden beri de Kayseri Spor’un Galatasaray’a karşı İstanbul’da oynadığı karşılaşmaların hiçbirinde galibiyeti bulunmuyor. Ancak bazen oynadığınız maçları kazanmak için sadece istatistik bilimine inanmak ya da bu bilimin ortaya koyduğu gerçeklere güvenmek yeterli olmuyor ne yazık ki. Çünkü rakibinizin size karşı şansının tutmuyor oluşu, o rakibe karşı her şartta kazanabileceğiniz anlamına gelmiyor. Yenilmiyor olsanız bile en azından zaman zaman beraberlikler çıkabiliyor ortaya. Tıpkı dün akşam olduğu gibi.Tabii şimdi aranızdan sormak isteyenler olabilir; ''Ligde üst sıralara yönelik hiç bir iddiası olmayan, ligden düşmeyecek oluşu da Buca Spor’un bu akşam almış olduğu mağlubiyetle kesinleşen bir Galatasaray’ın, şu saatten sonra oynayacağı maçları kazanması ya da kazanamaması çok mu fark eder?'' diye. Evet olaya böyle bir pencereden bakacak olursak belki de sizler haklısınız ancak ben gene de sahaya çıkan forma sarı kırmızysa ve de o formanın göğsünde Galatasaray arması varsa, galibiyetin her zaman temel ilke olması gerektiği kanaatindeyim.
Dün akşam sahaya çıkan kadro, son birkaç haftada olduğu gibi futbolun hücum kısmını uygulayabilmek için namüsait bir 11'di. Fakat özellikle ilk 45 dakika boyunca stoperlerimizin ofansa verdiği extra katkıyla bir çok pozisyon yakaladık. Zaten o yakaladığımız pozisyonlardan birini bile gole çevirebilsek, maçı ilk 20 dakikada koparır ve rahat bir galibiyet alabilirdik.
Bugün istatistik bilimi üzerinde biraz fazla durduğumun farkındayım ama özellikle son dönemlerde yaşananları birbiriyle irintili bir şekilde incelemeye kalkarsanız, eminim sizlerde benim gibi istatistikle uğraşmaya daha bi merak duyacaksınızdır. Mesela Galatasaray Futbol Takımı’nın uzun yıllardır ortaya çıkan en önemli sorunlarından biri de kolay gol yeme alışkanlığı. Son 10 sezonun 34.hafta itibariyle oluşan puan durumlarını alın ve inceleyin. Göreceksiniz ki Galatasaray şampiyonluğa oynadığı sezonlarda da zirveden uzak kaldığı sezonlarda da, hiçbir zaman ligin en az gol yiyen takımı ya da takımlarından biri olamamıştır. Sadece tek bir sezonu bu genellemenin dışında tutuyorum. O sezon da; 34 haftada sadece 23 gol yiyip 17.ve son şampiyonluğumuzu elde ettiğimiz 2007/2008 sezonu ...
Evet Galatasaray kolay gol yiyor hatta gol yemeden maç bitiremiyor. Vaziyet böyle olunca da maçları kazanabilmek için en az 2 ya da 3 farklı bir üstünlük yakalamamız gerekiyor. Bunu başaramayıp tek farkı korumaya çalıştığımız maçların %90’ında sahadan beraberlik ya da mağlubiyetle ayrılıyoruz. Fatih Terim hep, ''Biz savunma yapmaya kalkarsak mağlup oluruz. Çünkü biz savunma yapmayı bilmiyoruz.'' Derdi. Peki şu noktada İmparator’un söylediklerine katılmamak mümkün mü?
Yine çok uzun yıllardan beri Galatasaray’ın bir türlü çözüm üretmeyi başaramadığı sorunlarından birisi de gol kaçırma hastalığı. Hatta bu sorun, az önce bahsettiğim kolay gol yeme alışkanlığından bile çok daha öncelere dayanıyor. Fatih Terim’in göreve geldiği ilk dönemden bugüne, her sezon en az 10-15 maçı çok farklı bir şekilde kazanabilecek iken tek farkla kazandığımıza ya da kazanamadığımıza şahit olmuş bir insan olarak, şu durumı değiştirebilmek adında artık bir şeyler yapılmasını rica ediyorum.
Hakan Şükür sezonda 30 gol atardı ama bir o kadarını da kaçırırdı. Zaten kaçırdıklarının %60’ını atsa, şimdi 250 yerine 400 golü falan vardı Süper Lig tarihinde.
Sırf Hakan Şükür mü peki? Arif Erdem, Ümit Karan hatta Milan Baros. İlk bakışta aklıma gelen ve gol kaçırma rekorlarını alt üst eden nihai santraforlarımız. Eee düşünün şimdi, böylesine önemli golcülerle oynarken bile gol atabilme konusunda oldukça zorlanan bu takım, Aydın’dan santrafor yaratmaya çalıştığı bir karşılaşmadan nasıl galip ayrılsın? Bu arada hazır Aydın demişken, her ne kadar kendisiyle ilgili yorum yapmama konusunda yeminli olsam da yine de 1-2 şey söylemeden duramayacağım. Sen ne kadar büyük bir potansiyele sahip, ne kadar üstün nitelikte yeteneklere sahip bir futbolcuymuşsun ki 6 senedir senden bir türlü vazgeçemediler ve senin patlayacağın günü beklemekten sıkılmadılar, yorulmadılar! Madem ki onca insan Aydın Yılmaz ismi üzerinde bu kadar ısrar etti, Aydın Yılmaz'a bu kadar sabır ve tölerans gösterdi, vardır bir bildikleri diyorum ve bende artık Aydın Yılmaz’a bunca zaman boyunca haksızlık etmiş olduğumu kabul ediyorum!
                                                                                           e-falanfilan Yazarı: Kerem Zülfikar

19 Nisan 2011 Salı

'' Gelsede Art Arda Hüzün ve Keder, ARDA Kalır Herkes Gider ''

17 Nisan Cumartesi günü Galatasaray Futbol Takımı İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda belki de aylar sonra ilk kez coşkulu bir kalabalık tarafından karşılanıyor ve yine uzun bir aradan sonra ne bireysel ne de genel anlamda bir protesto ile karşı karşıya kalmıyordu. Bilakis özellikle kaptan Arda’ya yoğun bir ilgi ve sevgi gösterisi vardı. Tıpkı o eski günlerdeki gibi…
  ''Gelsede art arda hüzün ve keder, Arda kalır herkes gider. Büyük kaptan Arda Turan, senin yuvan Galatasaray'' bestesi inletirken Adnan Menderes Havaalanı’nı, kaptan da duygularına hakim olamıyor ve zaten birçoklarımız tarafından gayet iyi bilinen o duygusal kişiliğini gözyaşlarının da etkisiyle ön plana çıkarıyordu.
   Şunu açıkça söyleyebilirim ki; bence Galatasaray, Manisa Spor maçını işte o an Adnan Menderes Havaalanı’nda kazandı. Çünkü uzun bir aradan sonra başta Arda olmak üzere tüm futbolcular büyük takım oyuncusu olduklarını, arkalarında onları her şartta ve zorlukta koşulsuz destekleyen bir taraftar kitlesi olduğunu hissettiler ve hatırladılar.
  İşte maçtan bir gün önce böylesine güzel bir hava yakalanmışken, bir takım Galatasaray düşmanları bu durumdan rahatsızlık duydular herhalde ki, maç sabahı yeni bir eyyamla daha çıktılar karşımıza! Bundan yaklaşık 9 ay önce çekilmiş bir videoyu ansızın basına verip, ''İşte Galatasaray kaptanının takımına, yönetimine, formasına duyduğu saygı!'' şeklinde Telegolvari bir haber yapan bu zihniyete sadece şunu söylemek isterim; Siz işinize bakın arkadaşlar. Biz kaptanımızı da iyi tanıyoruz, onun takımına, formasına duyduğu saygı ve sevginin boyutunu da gayet iyi biliyoruz. O yüzden durduk yere böyle şeylerle uğraşarak Galatasaray’ı yıpratmaya ve karıştırmaya kalkışmayın. Çünkü boş yere kendinizi yormuş olduğunuzla kalırsınız!
  Saha dışında olup bitenleri bir kenara bırakıp saha içinde yaşananlara dönecek olursak, dün akşamki mücadelede Galatasaray’ın sezonun en iyi futbollarından birini oynadığını söyleyebilirim. Daha 10.dakikada 2, 20.dakikada da 4-5 farkla öne geçebilirdik ama olmadı. Olmaması da doğaldı zaten. Baros, Kewell, Pino, Kazım gibi hücum hattının esas aktörlerinin hiç birinin forma giymediği bu karşılaşmada 3 gol bulabilmek bile bence çok büyük başarı. Tabi Arda’nın ilk 2 golde sergilediği kişisel beceriler de takdir edilecek cinstendi. Uzun zaman sonra ilk kez takımın lideri, maestrosu gibi oynadı Arda. Sağda, solda, ortada kısacası her yerdeydi. Top götürdü, adam eksiltti, asistler yaptı, goller attı. Arda’nın tüm bu yaptıkları da, klas oyuncuların maçlara ağırlığını koyduğunda galip gelmenin çok daha basitleştiği gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermiş oldu.
  Yediğimiz 2 golle ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Sezon başından beri bilmiyorum duran toplardan yediğimiz kaçıncı gol oldu? Artık birileri şu handikapa dur demeli. Özellikle savunmanın ortasında Servet ve Gökhan Zan gibi 1.95’lik 2 stoper oynarken rakip takımların duran toplardan böylesine kolay goller bulmaları tek kelimeyle ''ayıp'' olarak telaffuz edilebilir. Dolayısıyla en azından kalan 6 haftada duran toplardan gol yememek veya yenilebilecek gol sayısını minimuma indirmek adına Bülent Ünder’in takımın savunma elemanlarına özel çalışmalar yaptırması gerektiği kanaatindeyim.
   Sonuç olarak galip gelmek her zaman güzeldir ancak 6 hafta aradan sonra galip gelmek extra güzel oldu. Geçen haftaki yazımın başlığı ''Galip Gelmeyi Unutmak''tı. Birileri hafta içinde yazımı falan okudu herhalde ki, bu hafta unutulan bu duyguyu bizlere tekrardan hatırlatmaya karar verdiler :) Bende buradan kendilerine teşekkürlerimi sunuyor ve sezonun geri kalan kısmında da bu galibiyetlerin devam etmesini temenni ediyorum…
                                                                                     e-falanfilan Yazarı: Kerem Zülfikar

12 Nisan 2011 Salı

GALİP GELMEYİ UNUTMAK

Dün akşam oynanan Trabzon Spor maçından sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Galatasaray Futbol Takımı galibiyet kelimesinin sözlükteki karşılığını ve özellikle de büyük takımlar için nasıl bir anlam ifade ettiğini tamamen unutmuş. Büyük takımlar galip gelmeyi alışkanlık galine getirirler ya hani, işte Galatasaray’da şu an durum tam tersi. Yani alışkanlık haline getirilen şey kazanmaktan çok kaybetmek,yitirmek …
   Maçtan yaklaşık 1 saat evvel kadrolar belli olduğunda Bülent Ünder'in bu maça ilişkin oyun planına anlam vermek adına büyük uğraş sarfetmeme rağmen bir sonuca varamadım. Kendi sahamızda oynadığımız bir karşılaşmada böylesine defansif bir onbirle sahaya çıkmak, ne Galatasaray markasına, ne de daha önceki yıllarda Samsun Spor’a bile hücum futbolu oynatabilmek için çırpınan Bülent Ünder’e yakışmadı. Takımın belki de hücum anlamında biraz olsun üretken olabilecek iki ismi Kewell ve Pino’yu yedek soyundurup, orta sahayı sadece savunmaya yönelik oyunculardan kurmak daha maç başlamadan beraberliği kabullenmekten öte bir şey olamazdı!
   Sahaya çıkan bu defansif onbir yetmezmiş gibi henüz 3.dakikada sakatlanıp oyundan çıkmak zorunda kalan Yekta’nın yerine bir savunmacı daha almak (Mustafa Sarp), Trabzon Spor adına zaten kolay başlayan maçı dahada kolay hale getirecek gibi görünsede; Galatasaray ilk 45 dakika boyunca eldeki kadroyla yapılabileceklerin maximumunu yaptı diyebilirim. Gol arayan, pozisyonlara giren, oyunda daha hakim olan taraf devre boyunca Galatasaray’dı ancak her hafta olduğu gibi bu haftada oyundaki bu üstünlüğünü skor tabelasına yansıtamayı başaramadı.
   İkinci devrede de değişen pek bir şey yoktu aslında. İlk yarıya paralel özelliklerle giden oyunda dengelerin değiştiği an Colin Kazım’ın 75.dakikada Serkan’ın bileğini kırmaya yönelik hareketi oldu!
   Evet ben Kazım’ın kafa yapısının ve hayat görüşünün ne doğrultuda olduğunu iyi bildiğim için transferini hiçbir zaman onaylamadım. Geldiği ilk haftalarda sergilediği saman alevi misali maç performanslarından sonra da sürekli olarak ''İnşallah bir süre sonra tekrardan sapıtmaz.'' Demiştim. İşte korktuğum o şey başıma geldi ne yazık ki. Kazım haftalardır takıma bir şey vermiyor. Sahada boş boş geziyor. Üstelik bu olumsuz performansı yetmezmiş gibi faydasının dokunmadığı takımına zarar da vermeye başladı! O zaman Kazım’a yapılması gereken hareket; Ocak ayı transfer döneminde Serdar Özkan’a yapılan hareketin aynısı olmalıdır diye düşünüyorum.
   Kazım’ın atılmasıyla kendine iyice güveni gelen Trabzon Spor’un golü bulması da çok uzun sürmedi. Dakikalar 81'i gösterirken Jaja’nın 4 tane Galatasaray’lı oyuncunun arasından Burak’a yuvarladığı top - ki o 4 kişiye sormak lazım, aralarından o topun nasıl geçtiğini - ağlarla buluşunca hepimiz bu haftada galip gelemedeğimiz gerçeğini kabullenmek zorunda kaldık.
   Maçtan sonra Bülent Ünder'in çıkıp ''Pino bir daha bu takımın formasını giyemeyecek.'' demesi saçma ve anlamsız olduğu kadar komikti de. Bu nedir arkadaş? Her mağlubiyetten sonra birilerine fatura kese kese, takım neredeyse son 6 haftada kadro çıkaramayacak hale geldi. Sanki dünya çapında yıldızlarla dolu 30 kişilik bir kadromuz var da kafamıza estiği an birilerini kadro dışı bırakabiliyoruz. Ben birkaç hafta evvel Hagi Pino’yu da yakında lolipop yedi diye kadro dışı bırakmasın demiştim ama Bülent Hoca Hagi’den bile hızlı çıktı vallahi! Daha 2.maçında neşter vurmaya başlaması kendisinin cerrahlık mesleğine olan merakı üzerinde gerçekten derin bir bilgi sahibi olmamızı sağladı!
   Son olarak Arda’yla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. A Takım formasıyla oynadığı ilk maçı dün gibi hatırlarım. Ağustos 2006’da belki de mecburiyetten ötürü, Şampiyonlar Ligi Ön Elemesi’nde giymişti ilk defa  Galatasaray formasını. Belki o an kendisine 3 yıl sonra bu takımın kaptanı ve ''10 Numarası'' sen olacaksın dese birileri,''’Dalga mı geçiyorsun?'' diye karşılık verirdi. Ama öylesine hızlı tırmandı ki basamakları Arda, bir anda Galatasaray taraftarının, bütün futbolseverlerin ve hatta tüm Türkiye’nin kahramanı, sevgilisi oldu. Ancak son 1.5 yılda terse dönen rüzgarın kendisini sürüklemesine karşı koyamayan Arda’nın en azından Galatasaray taraftarının gözündeki tükenişi de aynı hızlaydı.
   Evet Galatasaray taraftarının %80'i artık Arda’yı sevmiyor, takımda görmek istemiyor. Arda’da artık bunun bilincinde ve protestolardan bunalmış durumda. Kendince kurtuluşu Avrupa’ya gitmekte buldu. Kim bilir belki yanlış zaman, belki de tam zamanı. Hangisi doğru ? yaşanmadan bilinmez. O da yaşayarak görecek zaten. An itibariyle Atletico Madrid’e transferi %70 kesinleşti gibi. Yarın veya öbür gün resmi açıklama gelecek belkide. Gerek Arda için, gerekse de Galatasaray için hayırlısı olur inşallah. Yalnız şunu da söylemeden edemeyeceğim: Geçen sezon bu kadar olmasada benzer şekilde Mehmet Topal’ı eleştirenler, bu sezon orta sahada Cana’yı, Barış’ı, Mustafa Sarp’ı izledikçe kafalarını duvardan duvara vurur hale geldiler ancak son pişmanlık fayda etmedi tabi. Umarım gelecek sezon Avrupa’nın ilginç bir ülkesinin, ilginç bir takımından gelecek sol açığı izlerkende yine ''keşke'' demezler …  
                                                                                               e-falanfilan Yazarı: Kerem Zülfikar

6 Nisan 2011 Çarşamba

Bitsin Artık Şu Sezon !

Şunu kendimden çok emin bir şekilde söyleyebilirim ki, 2010-2011 futbol sezonunun bitmesini ben dahil olmak üzere tüm Galatasaraylılar dört gözle bekliyorlar. Çünkü her hafta biraz daha acı çekiyor, dertlerimize dert katıyoruz bu takımı seyrettikçe. Futbolun içinde kötü sonuçlar, terslikler, başarısızlıklar elbette vardır ama şu an Galatasaray’da olup bitenler çok daha farklı boyutlarda şeyler aslında. Bu noktada bir sorgulama yapılcaksa şayet, bu sezona dair değil, son 3-4 sezonda olup bitenleri birlikte incelemek koşuluyla yapılmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü gerek idari, gerekse de sportif anlamda yapılan tüm yanlışlar bir önceki hatanın doğurduğu olumsuz sonuçları ortadan kaldırmak adına yapıldı. Ancak değil ortadan kaldırmak, tam tersine yanlış yanlış üstüne eklenerek şu an içinde bulunulan ve herkesin kurtuluşu sağlayacak bir mucize beklediği bu kaos ortamına sürüklenildi.
   Adnan Polat futboldan çok iyi anladığını iddia ederek bundan 3 yıl kadar önce başkanlık koltuğuna oturdu. Fakat 3 sene boyunca yaptıklarıyla futbolu geçtim, ticari ve idari anlamda da ne kadar bilgisi olduğunu gözler önüne sermiş oldu. İşte bazı insanlar Allah’ın şanslı kulu olarak, zengin bir ailede dünyaya geliyor ve ömrü boyunca hiçbir şey yapmadan veya yapmasına gerek kalmadan, sadece sahip olduğu zenginliği sürdürerek kendini çok başarılı bir insan ya da iş adamıymış gibi adledebiliyor!
  Yanlış yanlış üstüne dedik ya ilk paragrafta, işte o yanlışlar sinsilesi Adnan Sezgin’e Florya’nın ve dolayısıyla da futbol takımının emanet edilmesiyle başladı. Getirilen hiçbir teknik direktörün rahat çalışmasına ve işini yapmasına izin vermedi  Mr.Sezgin. Tabi kendisi başkandan torpilli olduğu için ortaya çıkan her başarısız tabloda fatura teknik direktörlere kesildi. Bunun sonucunda da kulübümüz teknik direktör kıyma makinasına dönüştü!
  Gerek Türkiye’de, gerekse de Avrupa’da vasat ve altı seviyede ne kadar futbolcu varsa hepsini Galatasaray Futbol Takımı’nda bir araya getirdi Adnan Sezgin. Üstelik de akıl almaz şekilde, standart üstü paralar ödenerek. Tabi bu noktada hepimizin içine aynı kurt düştü ancak ben şimdi burada o kurdun karakteristik özellikleri hakkında fazla bilgi vermeyeceğim. Anlayan anladı ne söylemek istediğimi!
  Futbol Takımı’nda bunlar olup biterken idari anlamda da birşeyler sürekli ters gidiyordu. Lakin bize hiç de öyle gösterilmiyordu. Adnan Polat her fırsatta çıkıp; ''Futbol takımı başarılı sonuçlar alamıyor belki ama önemli projelerle uğraşmaktan futbola vakit ayıramadık ki.'' dedikçe bizler de bu palavralara saf saf inanıyor, ''Eee adamlar kulüp için çalışıyor canım, varsın bu sezon da 10.olalım diyorduk.'' Ama asıl gerçeğin böyle olmadığı yani mali açıdan da hiçbir şeyin başkanın söylediği gibi gitmediği ve kulübün borcunun neredeyse 2’ye katladığı anlaşılınca asıl kıyamet kopmaya başladı. Adnan Polat’ı taraftarı, kongre üyeleri, yakın arkadaşları ve hatta kendi yönetim kurulundaki görevdaşları dahil herkes, kendi geleceği ve kulübün önünü açması açısından istifaya çağırdı. Hatta yeni bir liste oluştur ve seçime gir, bu sayede de güven tazele dediler ama dinletemediler. Zaten bu yüzden de Mehmet Helvacı, Doğan Yalçıknaya ve Vedat Eşkinat’ı ''HAİN'' ilan etti! Gereksiz inatları ve koltuk sevdası uğuruna Galatasaray Spor Kulübü’nü nerelere sürüklediğini bir türlü farkedemedi Adnan Polat. Yetmedi olayı gurur meselesine çevirip Galatasaray Spor Kulübü kongre üyelerine, özellikle de camianın ağır toplarına rest çekmeye, kafa tutmaya başladı. Tüm bu yaptıklarıyla da kendi sonunu hazırladı bir yerde. İçeride bunlar yaşanırken olaya dışarıdan bakan bizler ise oltaya yakalanmış bir balığın çırpınışlarını anımsatırcasına izliyorduk Adnan Polat’ın yaptıklarını. 27 Mart Pazar günü mali genel kurulda da yapılan tüm çağrılara kulak asmayan ve hatta son dakikada Doğan Hasol’un olacakları sezip belki de kendisine acıyarak yapmak istediği yardımı bile görmezden gelen Adnan Polat’a gerekli cevabı bir ''TOKAT'' niteliğinde verdi bilinçli kongre üyelerimiz. Mesajın özü şuydu : ''Adam gibi geldin ama adam gibi gitmesini bilemedin. Fakat hiç sorun değil, biz sana bunu da öğretiriz.''
   İşte sizlerden uzak kaldığımız bu milli arada idari anlamda bunlar yaşanırken Galatasaray’da, az önce bahsetmiş olduğum Adnan Polat’ın son çırpınışlarından biri de Hagi ile yolları ayırıp, son 8 haftada takımı ''Büyük Galatasaraylı'' Bülent Ünder’e emanet etmek oldu.
   Bülent Ünder, dün Galatasaray Futbol Takımı’nın başında ilk resmi maçına çıktı ve sahadan 3-0’lık mağlubiyetle ayrıldı. Tabi bizim basınımız hiç beklemeden başladı eleştrilere. İşte en azından Hagi döneminde takım pozitif futbol oynuyormuş ama pozisyona giremiyormuş, dün akşam ise çok kopuk bir görüntü ortaya koymuş, sahada hiçbir şey yapamamış vs vs. Peki şimdi sizlere sormak isterim; Galatasaray Spor Kulübü bu kadar çalkantılı bir dönemden geçerken ve üstüne üstlük kulüp tarihinde bir ilk yaşanarak, yönetimin idari anlamda ibra edilmeyip devrilmesi yetmezmiş gibi önünde en ufak bir hedefi dahi kalmamış olan futbol takımının, kendilerini her şartta protesto eden, takım elemanlarına hakeretler ve küfürler yağdıran bir taraftar kitlesi önünde nasıl bir başarı sağlamasını bekliyorsunuz ya da istiyorsunuz?
  Bir gerçeği herkesin kabullenmesi gerekmektedir sevgili Galatasaraylılar. O gerçekte şudur ki: Galatasaray Spor Kulübü, futbol takımı bazında kendine olan özgüvenini ve büyük takım hüvviyetini kaybetmiş, takımın bütün futbolcuları da şaşkınlık ve gelecek belirsizliği içerisinde demoralize olmuştur. Dolayısıyla, bundan 2 ay sonra görevde olmayacağını bilen bir başkan ve yönetimi kurulu, 7 hafta sonra Florya çalışanları ile vedalaşacağının bilincinde olan bir teknik direktör ve sezon sonunda gönderilmeyi bekleyen ya da kendi isteğiyle ayrılacak olan futbolcularla yola devam eden bu takımdan son 7 haftada da hiçbir şey beklemeyin. Deplasmanları bir kenara bırakın, içeride maç kazanabilirsek bile buna şükredin ve kâr sayın. Şu kabus sezonun bir an evvel sona ermesi için de yatıp kalkıp dua edin.
  Son cümlem Lorik Cana’ya. Seni sahada izlediğim her an sana ve seni futbolcu sıfatıyla nitelendirip bu takıma transfer edenlere çok gülüyorum …
                                                                                                      e-falanfilan Yazarı: Kerem Zülfikar