28 Ekim 2013 Pazartesi

Sarı-Kırmızı Bir Fırtına Esmeye Başlar...

  Uzun süre kazanamayan bir Galatasaray, gol yollarında ciddi sıkıntılar yaşayan bir Galatasaray ve sonuç olarak yaşanan kan değişimi… Sonrasında olanlar ise ortada. Son 3 resmi maçını kazanan ve bu 3 maçta rakip filelere toplam 9 gol gönderen bambaşka bir Galatasaray. Allah nazarlardan saklasın…
  Elbette Çarşamba’nın yorgunluğuyla gelmişti oyuncularımız Kayseri deplasmanına. Dolayısıyla karşılaşmaya dair bazı kuşkular vardı kafamda. İçimi rahatlatan tek şey ise Kayserispor’un bunca yıllık tarihinde takımımızı sadece 1 kez mağlup edebilmiş oluşuydu.
  Tabi en büyük merak konusu Kayseri’ye getirilen 8 yabancıdan hangi 2’sinin tribünde oturacağıydı. Eminim Mancini’de bu kararı verirken bir hayli zorlanmıştır. Çünkü bu bahsi geçen yabancıların hepsi Kopenhag önünde mükemmele yakın performanslar koydular ortaya. Bu nedenle de hiçbiri kesik yemeyi hak etmiyordu. Ancak bazen bazı konularda karar verme hakkı sizin elinizde olamıyor ne yazık ki. İşte ligimizde uygulanan, federasyonun kulüplere zorla dikta ettiği 6+0+4 saçmalığı da bunun en güzel örneklerinden bir tanesi. Mishal, 10 milyon Euro gibi astronomik bir bonservis bedeliyle transfer edilen ve taraftarın özel olarak izlemek istediği Bruma birçok karşılaşmada bu kontenjan abukluğu yüzünden sahada yer alamıyor… Tıpkı bugün olduğu gibi… Aynı şekilde Çarşamba’nın yıldızı Eboue’de bugün Bruma’yla aynı kaderi paylaşan bir diğer oyuncumuz oldu.
  Mancini bir süprize imza atarak karşılaşmaya 3 santraforla başladı. Kadroyu görünce Burak-Drogba-Umut üçlüsünden oluşan hücum hattının neler yapabileceğini hepimiz merak ettik doğrusu. Sonra kaşılaşma başladı ve merakımızı bir nebze olsun giderme fırsatı yakaladık.
  Solda Burak, sağda Umut, ortada Drogba. Yetmemiş arkalarında Sneijder. Kağıt üzerinde oldukça güçlü gözüken bu hücum hattı meyvelerini de çabuk vermeye başladı.
  14.dakikada Burak çalımlarla ceza sahasına doğru sokulurken, yaka paça indirdildi. Top Sneijder’de kalınca Cüneyt Çakır avantaja bıraktı. Sneijder’in sert şutu da bu zorlu deplasmanda takımına skor üstünlüğünü getirdi.
  10 dakika sonra bu kez Chedjou’nun golü geldi. Ceza sahası içinde yaratıcılığını konuşturan Selçuk topu penaltı noktası üzerindeki Chedjou’nun önüne yuvarladı, Chedjou’da düzgün bir vuruşla Kayserispor filelerini 2.kez havalandırdı.
  25 dakikada 2-0’ı yakalayınca ister istemez hepimiz ‘’maçı kazandık’’ havasına girdik. Kayserispor’un üzerimize gelebilecek gücü yoktu çünkü. Ancak futbolda rehavete yer olmadığı gerçeği devrenin son bölümünde bir kez daha gün yüzüne çıktı.
  Önce Chedjou’nun Ömer’e anlamsız müdahalesi sonucu penaltı kazanan Kayserispor, Mouche’yle farkı 1’e indirdi, hemen akabinde de Dany’nin kendi kalesine attığı komik golle! skora eşitlik geldi.
  Böylesine üstün oynadığımız, rakibin gol atacağına en ufak bir inancının olmadığı devreyi 2-2 gibi bir skorla kapamak oldukça ayıptı doğrusu. Evet cidden ayıptı… Allah’tan futbolcularımızda benim gibi düşünmüş olacaklar ki, ikinci 45 dakikanın ilk düdüğüyle birlikte tekrardan oyuna ağırlıklarını koydular.
  Son haftaların en formda ismi Sneijder’in sakatlığı nedeniyle 2.yarı sahaya çıkamaması bizleri üzdü tabi. Umarım çok ciddi bir şeyi yoktur da, hazır kendini bulmuşken uzun süre arkadaşlarından ayrı kalmaz….
  Tekrardan öne geçmek için ataklar tazeleyen takımımız, 57’de Burak Yılmaz’ın 9 haftalık suskunluğunu bozmaya karar vermesiyle 3.golü buldu. Haftalar sonra şeytanın bacağını kırarak üzerindeki talihsizliğe son vermiş oldu ‘’Kral’’
  3.gol takımımıza yeniden özgüven getirdi. Bu sayede de oyundaki üstünlüğümüz giderek arttı.
  Sneijder’in 6 sezon sonra ilk kez 3 maç üst üste gol attığı, Burak Yılmaz’ın 9 hafta aradan sonra golle tanıştığı, Chedjou’nun sarı kırmızılı olmasa da J Cim Bom armalı formayla ilk kez gol sevinci yaşadığı bu ‘’ilk’’lerin gecesinde, sıra Drogba’ya gelmişti nihayet. Geldiği günden bu yana sağolsun serbest vuruşları kimselere bırakmayan süper starımız, sonunda o çok istediği frikik golünü atmayı başardı.
Yaklaşık 30 metreden kazandığımız serbest vuruşta, Selçuk’un dokunduğu topa  sert bir vuruş yapan Drogba, hem kendini hem de takımını iyiden iyiye rahatlatmış oldu.
  4-2’den sonra kendimizi biraz sıksak 5’i, belki de 6’yı bile atabilrdik. En basiti Emre Çolak son dakikada yakaladığı pozisyonda biraz daha sakin olabilse…
  Evet, sonuç olarak en başta da belirtmiş olduğum gibi son haftalarda kazanma alışkanlığını yeniden elde eden bir Galatasaray var ortada. Bundan da önemlisi, sezon başında gol atma konusunda ciddi skıntılar yaşayan takımımız bu problemini en azından şimdilik aşmış gibi gözüküyor. Dilerim bu başarılı grafiğimizi arttırarak sürdürürüz de, arka arkaya alacağımız seri galibiyetlerle hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde yolumuza emin adımlarla devam ederiz… 

                    
                                                               e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

24 Ekim 2013 Perşembe

Özlenen GALATASARAY

 Şampiyonlar Ligi’ne başlanabilecek en kötü şekillerden biriyle merhaba diyen Galatasaray’ımız, tıpkı geçen sezon olduğu gibi maç oynadıkça kendini bulmaya başladı sanki.
 Önce Juventus deplasmanından çıkarılan altın değerindeki 1 puan, sonrasında da bu akşam Kopenhag karşısında elde edilen rahat galibiyet… Açıkçası bu 2 karşılaşmadan alınan 4 puan 2.tur yolunda önemli bir adım atmamızı sağladı bence.
  Elbetteki takımımız Kopenhag karşısında mutlak favori olarak çıktı sahaya. Hocaları Solbakken’in ‘’Zamanında Mancini’den imzalı resim almıştık’’ demeci bile özetliyordu sanki herşeyi.
  Kadrosunda Drogba, Sneijder, Melo, Eboue ve tüm formsuzluğuna rağmen Burak Yılmaz gibi yıldızları bulunduran Cim Bom, mütevazi kadrosuyla elinden gelenin en iyisini yapmak için çabalayan Kopenhag’ı kendi sahasında yenmek zorundaydı 2.tur iddiasını sürdürebilmek için.
  Teknik direktörümüz Mancini yabancı sınırlaması olmayışını fırsat bilerek sol bek mevkii hariç kafasındaki ideal 11’i sürmüştü sahaya sahaya. Muslera, Eboue, Chedjou, Dany, Melo, Sneijder, Bruma ve Drogba olmak üzere tam 8 yabancıyla başladık karşılaşmaya.
  Açıkçası ben de Mancini’nin yerinde olsam, Dany dışında bu 11’i tercih ederdim.
  İlk düdükle beraber Kopenhag’ın İstanbul’a sadece 1 puan için geldiği gerçeği gözler önüne serildi. Çünkü neredeyse 20-25.dakikalara kadar orta sahayı pas yaparak geçemediler. 11 kişiyle savunma yapmaktı tüm niyetleri.
  Neyse ki henüz 10.dakikada Melo’nun Hakan Şükürvari golü geldi de Kopenhag için evdeki hesap çarşıya uymamış oldu. Gerçekten de mükemmel bir kafa golü attı Melo.
  Öylesine güzel oldu ki bu gol bizim için, hem takımımız moral kazandı hem de rakip Kopenhag 11 kişiyle müdafa yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldı.
  Ancak ne var ki ilk devrenin her anında müthiş bir Galatasaray vardı sahada. Özellikle yabancılarımız kusursuz oynuyorlardı. Bruma-Eboue ikilisi rakibin sol tarafını hallaç pamuğu gibi salladı attı. Darmadağan ettiler o tarafı.
  Nitekim Eboue’nin o mükemmel bindirmeleri önce Sneijder’in, ardından da Drogba’nın golünün hazırlayıcısı oldu. Yaptığı 2 asistle geceye damgasını vurdu Fildişili sağ bekimiz.
  Yok kendini yere yatıyormuş da, yok sorumsuzmuş da… Kim ne derse desin, Eboue’nin ölüsü bile bu takımda banko oynar. Hele hele Karabük maçında Sabri’yi 1468.kez gördükten sonra….
  İlk 45 dakika 3-0 gibi farklı bir skorla sona erdiği için 2.yarı oyunu rölantiye alacağımızdan adım gibi emindim. Çünkü bu durum takımımızın doğasında var. Eloğluyla bizim aramızdaki en büyük fark da bu işte. Real Madrid seni yakaladı mı 6 yapmadan bırakmaz, sen yakaladığın zaman ise 2’ye,  3’e razı olursun.
  Öyleki koskoca ikinci 45 dakikayı sadece Burak’a gol attırmak için oynadık. Herkes sürekli olarak Burak’a çalıştı. Burak ise tüm bu çabaya rağmen çok ısrarcıydı gol orucunu bozmama konusunda! Özellikle Drogba’nın o müthiş ara pasına nasıl kıydı anlayamadım… İnanın ekran başında benim bile içim cız etti. Siz düşünün Drogba’nın hissettiklerini...
    Maçtan önce arkadaşlarıma yaptığım skor tahminim gariptir ama 3-1’di. Ne mutlu ki iki takım oyuncuları da beni kırmadı. Bizimkilerin zaten az önce de belirttiğim gibi ikinci 45 dakikada Burak dışında bir hedefi olmadı. Kopenhag takımı ise ancak bizim lakaitliğimizden bir gol bulabiilrdi, öyle de oldu. Savunmamızın bir anlık rahatlığı sonucu konuk ekibin teselli sayısı geldi.
  Şampiyonlar Ligi’nde bu sezonki ilk galibiyetimizi güle oynaya almış olmamız bizler için sevindirici elbet. Mancinili Galatasaray ufak ufak karabulutları dağıtmaya başladı gibi. Arka arkaya birkaç galibiyet daha alabilirsek herşey daha güzel olacaktır…
  Bu akşamki performanslara dönmek gerekirse, sezon başından beri hemen her maç takımın en iyisi olan Melo bu gece de bu geleneği bozmadı. Eboue ve Bruma özellikle ilk 45’te yıldızlaştılar. Sneijder yükselen grafiğini sürdürdü. Drogba ise her zamanki gibiydi… Aslında bu gece Burak ve Selçuk dışında takımda kötü oynayan  yoktu zaten. Haftalardır tel tel dökülen bu ikilinin de artık bir an evvel kendilerine gelmelerini temenni ederek bugünlük son noktayı koyalım o zaman.

                                                           e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

20 Ekim 2013 Pazar

Arena'da Wesley'nin Gecesi

 Yine bir milli ara, yine Galatasaray’sız geçen günler…  Neyse ki 15 günlük hasret bu akşam itibariyle son buldu.
  Mancini’nin Arena’ya ayak basıp taraftarıyla buluşmasında takımının neler yapacağı hepimiz için büyük merak konusuydu doğrusu. Ayrıca uzun zamandır kendi sahamızda kazanamıyor oluşumuz da daha bir önemli kılıyordu karşılaşmayı.
  Maçın başlamasına 1 saat kala ekranda kadroları gördüğümde Selçuk-Melo-Ceyhun ve Sneijder’den oluşan orta saha biraz şaşırttı beni. Fakat esas hayrete düştüğüm nokta, 10 milyon Euro’luk Bruma’nın yedeklerde dahi olmayışıydı. Sonradan öğrendik ki Gökhan Zan’ın sakatlığı varmış ve maç kadrosuna girememiş. Bu yüzden de stoper eksiğini gidermek için 18’e Dany’yi almış Mancini.
  Karşılaşmaya iki takımda etkili başlayamadı doğrusu. Özellikle de oyunun ilk bölümünde birbirleri üzerinde herhangi bir üstünlük kuramadılar çünkü.
   Aslına bakarsanız sahaya çıkan kadrodan ötürü orta alan üstünlüğünün bizde olmasını bekledik. Ancak ne yazık ki 90 dakikanın hiçbir bölümünde beklentilerimize cevap alamadık…
  Ceyhun Gülselam’ı ilk 45 dakika boyunca sağ çizgide izledik. Mancini bu tercihi hangi akla hizmet yaptı, anlamak mümkün değil. Ceyhun gibi dümdüz bir oyuncunun ön libero ya da stoper dışında bir mevkiide oynaması ne yazık ki imkansız. Ancak hocamızın kendisini inatla sağ tarafta kullanmaya çalışması gerçekten beni hayrete düşürdü. Çünkü bu anlamsız ısrarıyla hem Ceyhun’a hem de Sabri’ye yazık etti…
  Sabri demişken hazır, kendisiyle ilgili birkaç bir şey yazayım. Bugün yine bizlere saç baş yoldurtmayı başardığı için hepinizin huzurunda tebrik ediyorum kendisini! Bir insan 10 sene boyunca Galatasaray A Takım formasını giyer de 1 gram bile üzerine bir şeyler koyamaz mı arkadaş… Pes diyorum başka da bir şey demiyorum… Sonunda bunları da açık açık söylettin ya bana Sabri, artık gönül rahatlığıyla muradına erebilirsin…
  Hücum anlamında kısır bir oyun ortaya koyduğumuz devre, bulduğumuz ender sayıdaki pozisyonlardan birini Sneijder’in gole çevirmesi sonucu 1-0’lık üstünlüğümüzle geçildi.  Golden önceki bölümde ofsayt gerekçesiyle verilmeyen diğer 2  golümüzden bahsetmiyorum tabi. Çünkü ikisinin de iptali doğru karardı.
  Ceyhun’un haklı olarak sahada herhangi bir varlık gösteremeyişine ikinci devre başlarken kayıtsız kalmaz Mancini dedim.  Fakat gelin görün ki yanıldım. Herhalde bizim göremediğimiz bir şeyler gördü ki kendisinde, ikinci yarıya da sağ açık Ceyhunla başladı!
   Oyunda bazı bölümler vardı, topu Karabüksporlu oyuncuların ayağından almakta ciddi anlamda sıkıntılar yaşadık. Tabi bu sahneler gerek staddaki gerekse de ekran başındaki bizleri sinir küpüne çevirdi. Üstüne  üstlük 52.dakikada Akbala’nın ceza sahamız içinde bir Allah’ın kulu tarafından rahatsız edilmemesi sonucu topu ağlarımızda görmemiz iyiden iyiye çileden çıkmamıza sebebiyet verdi.
  Artık skorda eşitlik vardı ve Karabükspor üzerinde bir türlü üstünlük kuramıyorduk. Ama ne hikmetse İtalyan hocamız herşey dört dörtlük gidiyormuşçasına bir tavır takınıyordu kenarda…
  56’da rakibin 10 kişi kalması bile yaşadığımız olumsuzlukları gidermeye yetmedi. Öyle ki, 35 dakika boyunca Karabük takımı mı 1 kişi eksik oynadı yoksa biz mi oynadık inanın anlayamadım.
  Mancini’nin kurtarıcı olarak oyuna Aydın’ı alması ise sadece güldürdü beni. Anlaşılan Mancini’de bitmek tükenmek bilmeyen Aydın Yılmaz sempatizanlarından!
  Son bölümlere girdiğimizde skorda hala eşitlik vardı ve yazımın başından beri vurguladığım gibi rakip üzerinde bir türlü baskı kuramıyorduk. İşte tam bu esnada Sneijder bir kez daha çıktı sahneye. Aydın’ın ortasında savunmanın karşıladığı topu ceza yayı üzerine kontrol edip öyle bir sağ üst patlattı ki, kaleci Waterman ancak ağlarla buluştuğunda görebildi meşin yuvarlağı.
  Türk Telekom Arena’da Sneijder’in gecesi yaşanıyodu. Aylardır bugünün hayalini kuran bizler de zevkten dört köşe olmuştuk tabi
  Kalan bölümler 2 takıma da golü getirmeyince karşılaşma takımımızın 2-1’lik üstünlüğü ile sona ermiş oldu. Gerçi karşılaşmanın hakemi Mustafa İlker Coşkun son düdüğünü Burak gole giderken çalmamış olsa, yani en azından bir 10 saniye daha beklese skor  kayıtlara %99 3-1 olarak geçecekti. Ne diyeyim kısmet değilmiş…
  Takımımızın en çok ihtiyacı olan şey, ama öyle ama böyle bir şekilde galip gelmekti bu akşam. Onu da Sneijder önderliğinde başardı oyuncularımız.
  Geldiği günden bu yana en iyi oyununu oynayan ve bu akşamki galibiyeti takımına kazandıran Sneijder’e özel olarak tebriklerimi gönderiyorum. Bundan sonraki karşılaşmalarda da aynı performansı sürdürmesi hatta üzerine daha da koyması tek temennimiz. Çünkü bu akşam da gördük ki, özellikle oyunun kilitlendiği anlarda o kilidi açabilecek bir çilingire haddinden fazla ihtiyacı var bu takımın….

                                                                 e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

3 Ekim 2013 Perşembe

Yepyeni Bir Sayfa

 Şebnem Ferah’ın söylediği gibi ‘’Sil baştan başlamak gerek bazen’’. İşte takımımızda Roberto Mancini önderliğinde yepyeni ve tertemiz bir sayfa açmak için çıktı bu akşam Juventus karşısına.
  Doğruyu söylemek gerekirse Mancini’nin işi çok zordu bugün. Daha takımın başına geçeli 48 saat olmuş ve oyuncularla sadece 2 antreman yapabilmişken, Juventus gibi bir ekibe karşı hem de deplasmanda oynayacak olmak bir teknik direktörün başına gelebilecek en kötü senaryolardan biri olsa gerek. İşte bu talihsiz durumu ne yazık ki bu akşam çiçeği burnunda hocamız Mancini yaşadı.
  Artık takımın başında Fatih Hoca olmadığı için sahada çift santrafor ya da hiç aklımızda olmayan sürpriz bir 11 beklemedik tabi. Çünkü bu tarz enterasan şeyleri Şampiyonlar Ligi gibi bir organizasyonda Fatih Hoca’dan başka kimse denemez. Nitekim Mancini herkesi esas mevkiisinde oynattığı tek santrafor Drogbalı kadrosuyla başladı karşılaşmaya. Kağıt üzerinde oldukça doğru bir onbirdi bu.
  Bana göre ilk devreyi kusursuz oynadık. Yani bu turnuvada deplasmanda oynanması gereken en doğru futbolu oynadı takımımız. Aksayan tek isim ise Riera’ydı.
  Oynadığımız bu güzel futbol ne mutlu ki karşılıksız kalmadı. Juventus savunmasının bir anlık hatasını affetmeyen Drogba 35.dakikada hepimizi havalara zıplattı.
  Devre 1-0’la geçilirken ikinci 45 dakika için oldukça umutluyduk. Oynadığımız güzel oyun bu güveni veriyordu bizlere. Ancak gel görelim ki, ikinci yarı bambaşka bir maç izledik. İlk 45’teki Galatasarayla ikinci 45’teki Galatasaray arasında dağlar kadar fark vardı diyebilirim. Gerçi bunun nedeni Mancini’nin 1-0’a razı olup tipik İtalyan zihniyetiyle takımını geri yaslamasıydı elbet. Fakat Türk takımlarının savunma yapmayı pek beceremediğini nereden bilsin adamcağız…
  45 dakika boyunca Juventus takımı yüklendi de yüklendi, buna karşılık Galatasarayımız ise direndi de direndi. Devrenin özetini bu şekilde yapsak karşılaşmayı izleyen hiç kimse buna itiraz etmez herhalde. Ee durum böyleyken de Juventus’un golleri er ya da geç bulması kaçınılmaz sondu.
  Önce 75’te Amrabat amatörce bir hareketle penaltıya sebebiyet verdi ve skor eşitlendi. 10 dakika sonra da iyice gömüldüğümüz bir anda Quagliarella’nın kafası Juventus’a üstünlüğü getirdi.
  Açıkçası herşeyin istediğimiz gibi geçtiği bir ilk yarının ardından böylesine kötü bir ikinci devre oynamak hepimiz için hayal kırıklığı oldu.  Gerçi bunun nedenini az önce yukarıda belirtmiştim.
  Allah’tan Juventus golün sevincini yaşarken bir anlık gafletlerini yine değerlendirdik ve Drogba’nın mükemmel asisti sonucu Umut Bulutla 2-2’yi yakaladık.
  Kalan sınrlı bölümde iki takımda başka gol bulamayınca karşılaşma beraberlikle sona ermiş oldu.
  Maçtan önce bize ‘’Bu maç oynanmasın, size 1 puan verelim.’’ deseler hiç düşünmeden bu teklifi kabul ederdik  herhalde. Yanlış anlaşılma olmasın, Juventus takımından korktuğumuz ya da onları yenmemizin mümkün olmadığını düşündüğüm için falan söylemedim bunu. Böyle düşünmemin tek nedeni Mancini’nin henüz takımı ve oyuncuları tanımıyor oluşu.

  Bahsettiğim bu olumsuz şartlar altında, hele ki kabus gibi geçen o ikinci 45 dakikanın ardından Juventus deplasmanından 1 puanla dönmek bence çok büyük bir başarı. Kopenhag takımından olur da 6 puan alabilirsek, Juventus’un da Real Madrid önünde puanlar kaybedeceği varsayımıyla grup 2.liği için çok büyük avantaj yakalayacağımız aşikar. Dolayısıyla bu akşam kazanılan 1 puan şu an için çok bir şey ifade etmese de, aslında ne kadar önemli olduğu o zaman çok daha iyi anlaşılacaktır.

                                                     e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

1 Ekim 2013 Salı

En Kötü Gün Bugünse Bugün de GALATASARAY!

 Özellikle biraz zaman geçsin istedim bu yazıyı yazmak için. Çalkantılı süreçte hemen sıcağı sıcağına, belki de anlık bir gaflet sonucu sonradan pişman olacağım şeyler yazmamak adına biraz sakinleşmek istedim. Tabi bunun yanında yeni teknik direktörümüzün de belli olmasını bekledim.
  Şüphesiz ki geçtiğimiz hafta Galatasarayımız için oldukça yoğun ve hareketliydi. Fakat bizler açısından önem taşıyan kısım İmparator Fatih Hocamızla yolların ayrılması oldu elbet. Bu karar hepimizde ilk olarak soğuk bir duş etkisi yarattı sonrasında da derin bir üzüntüyle doldu içimiz…
  Bundan 2,5 yıl kadar önce, ortada henüz somut hiçbir şey yokken ‘’Haydi hocam son bir kaz daha…’’ demiştim Fatih Hocam’a. Kesin olan şu ki, o günkü hayallerim böyle bir sonla bitmiyordu…
  Ne 2000’deki ilk ayrılık ne de Olimpiyat Stadı’nda Candan Erçetin’in Elbette şarkısı eşliğindeki vedalaşmamız bu kadar koymamıştı doğruyu söylemek gerekirse.
  Düşünsenize, 3 sezon önce bir dönem küme düşme potasına girmiş, son haftalarda aldığı 3-5 galibiyetle ligi ancak 8. olarak bitirebilmiş, maddi manevi her anlamda dibe vurmuş o Galatasaray’ı Fatih Hoca’dan başka kim teslim alırdı ki? ‘’Asıl olan Galatasarayı’’dı elbet ve Galatasaray Spor Kulübü Başkanı ‘’Galatasaraylı Fatih’’i göreve çağırdıysa söylenecek fazla bir şey yoktu. ‘’Söz konusu Galatasaray’sa gerisi tefarruattı’’ çünkü.
  Aradan geçen 2,5 yılda o dibe vuran takım tekrardan zirveye çıktı. Kupalara ambargo koydu. Şampiyonlar Ligi’ne yeniden merhaba dedi. Hatta 12 sene sonra çeyrek final gördü. En önemlisi de Avrupa’nın devlerine tekrardan kafa tutmaya başladı.  İşte tüm bunlar hocamızın, İmparatorumuz’un eseriydi. Peki bizim yönetim kurulumuz hocamıza bu emeklerinden dolayı teşekkür etmek adına ne yaptı?  Takımının başında idmanda olduğu sırada görevine son verildiğini televizyondan geçen alt yazılarla öğrenme imkanı tanıdı!
   Ünal Başkan, şunu unutma ki bu taraftarın gönlünde bazı kahramanlar vardır. Sen o taraftarın ‘’İmparator Fatih Terim’ini’’, ‘’Kral Hakan Şükür’ünü’’, ‘’Büyük Kaptan Bülent Korkmaz’ını’’ hiçe sayarsan şayet arka arkaya alınacak 2-3 mağlubiyetten sonra o başkanlık koltuğunu nasıl terk edeceğini bilemezsin!
  Ünal Aysal en başından beri Fatih Terim’i kesinlikle ama kesinlikle istemedi. Bunu üzerine basa basa söylüyorum. Fatih Hoca’nın göreve gelmesini  ve 2,5 yıl boyunca orada kalmasını sağlayan Abdurahim Albayrak-Ali Dürüst ikilisidir. Zaten Ünal Aysal’ın son seçimde bu 2 isimle yollarını ayırması da yakın zamanda gönderilme sırasının Fatih Hoca’ya gelmesi için ustaca hazırlanmış bir plandı! Tabi bu süreçte Anti Galatasaray FENERasyonu’nun da yadsınamaz katkıları oldu başkanımıza! Boşta antrenör yokmuş gibi hocamıza teklif yapmak, sonra  4 maçla yetinmeyip bu taklifi 4-5 yıla yaymak istemek, Ünal Aysalla Fatih Hoca arasındaki krizi çok daha büyük boyutlara taşımak için var güçle mücadele etmek ve en nihayetinde bu sinsi planda başarıyı yakalamış olmak Yıldırım Demirören-Aziz Yıldırım ortaklığının takdir edilesi başarısıdır!
  Tarih bir kez daha tekerrür etmiş , önlenemez bir yükselişe geçen Galatasarayımız’ın önü belki de 1905.defa dış güçler tarafından kesilmiştir! Ancak bu noktadaki en büyük suçlu yönetim kurulumuzdur. Bu tezgaha nasıl alet oldular, gerçekleri nasıl göremediler, anlamak mümkün değil…
  Böylesine bir kriz ortamı içersinde Rizespor karşılaşmasına çıkan takımımız ise Bruma önderliğinde mükemmele yakın bir futbol koydu ortaya. Kaçan onca %100’lük golün ardından yapılabilecek 2 tane açıklama var: Ya takım olarak haddinden fazla gol atma özürlüydük ya da Cumartesi akşamı Allah kazanmamızı istemedi… Böyle bir oyunun ardından galip gelemiyorsanız şayet durumu başka türlü açıklayabilmek pek mümkün değil çünkü.
  Bugüne gelecek olursak, beklenen oldu ve teknik direktörlük görevi için İtalyan Roberto Mancini’yle 3 yıllığına anlaşmaya vardık. Mancini’nin futbolculuğu hiçbir şekilde tartışılamaz. Ancak hocalığı için aynı oranda emin konuşmak en azından benim için mümkün değil. Inter ve Manchester City ile yaptıkları ortada. Tabi yapamadıkları da… Ama olaya gerçekçi bakmak gerekirse, lig ortasında hoca değiştiriyorsanız bundan iyisi Şam’da kayısı olurdu artık! Camiamız için hayırlı uğurlu olsun. Umarım Mancini Fatih Hoca’nın yaptıklarının çok daha fazlasını yapar da Galatasaray tarihine adını altın harflerle yazdırır.
    Önümüzde oldukça kritik bir Juventus maçı var şimdi. Kaybedersek ne olur? Bence hiçbir şey olmaz. Ancak kazanırsak çok şey kazanırız. Öncelikle takıma ve oyunculara aşırı bir özgüven gelir. Bunun dışında gruptan çıkabilme adına da Juventusla tüm şartlar eşitlenmiş olur. O yüzden de umarım Çarşamba akşamı İstanbul’a güzel bir sonuçla döner takımımız.

  Son olarak şunları söylemek istiyorum sevgili Galatasaraylılar; takımımız oldukça zor bir dönemden geçiyor. Gerek iç güçlerle gerekse de dış güçlerle çetin bir mücadelenin içine girmiş durumdayız. Bu noktada bize düşen en önemli görev takımımıza her anlamda sahip çıkmak, hiç olmadığı kadar yanında olmak. Ben demiyorum, Fatih Hoca’ya yapılanlar karşılıksız kalsın ya da kimse ortaya herhangi bir tepki koymasın diye. Ancak şu da unutulmasın ki, ‘’En kötü gün bugünse bugün de GALATASARAY!’’ diyen bir taraftara sahip olduğu sürece bu takım, sırtı hiçbir zaman yere  gelmeyecektir.

                                                     e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR