29 Aralık 2013 Pazar

Umutlar İkinci Yarıya

  Takımımız nihayet form tutmaya başlamış ve ciddi bir çıkış yakalamışken ligin tatile girmesi bizim için pek iyi olmadı aslında. Gerçi hemen her röportajında takımla uzun süreli bir çalışma ortamı yakalayamadığından yakınan Mancini için bir fırsat olabilir bu durum. Her şey daha güzel mi olur yoksa yeniden sil baştan mı yaparız, bunu zaman gösterecek elbet.
  Dün akşam Kayseri Erciyesspor karşısına mutlak favori olarak çıkan takımımız özellikle ilk 45 dakikada bu düşüncede olan bizleri mahçup etmedi. Öylesine etkili başladık ki karşılaşmaya, henüz 2.dakikada Sneijderle bulduk golü. 10 dakika sonra da Burak Yılmaz’ın kafası aradaki farkı 2’ye çıkardı.
  Rakip takım ne kadar zayıf olursa olsun kendi sahanızda oynamıyorsanız şayet gol ne kadar gecikirse rakibin direnci de o kadar artar. Dolayısıyla da deplasmanlarda maçı böyle erken koparabilmek oldukça önemli bence.
  12 dakikada bulduğu 2 golle rakibi her anlamda bitiren Galatasaray’ımız devrenin bitiş düdüğüne kadar adeta şov yaptı. 33’te Erciyes defansının büyük hatası sonucu Melo’yla 3’ü de bulduk. Hatta 4’ü, 5’i de bulabilirdik ama Drogba gününde değildi...
  İlk 45 dakikanın bitmesiyle kesilen Galatasaray fırtınası, ikinci devreyle beraber tekrar başlayamadı  ne yazık ki. 45-60 arası bölümde oyuna adeta ambargo koyan bir Kayseri Erciyesspor vardı çünkü sahada. Yasin Öztekinle gelen golleri üzerimde bir nebze de olsa tedirginlik yaratmadı desem yalan söylemiş olurum. Ancak Allah’tan bu gol oyuncularımızın silkinmesi sağladı da tekrardan toparlandık.
  60’tan sonra ibre yeniden lehimize döndü. Hem oyunun hakimiyetini hem de pozisyon üstünlüğünü ele aldık. Az önce de söylemiş olduğum gibi Drogba gününde değildi maalesef. Öyle ki, bir pozisyonda 6 pasın içinden arka arkaya 2 tane vuruş şansı yakaladı ancak ikisini de kaleci Fornetzi’ye nişanladı...
   Geçen hafta Trabzonspor karşısında performansı tavan yapan Sneijder dün akşam da takımın iyilerindendi. Açıkçası bu formunu sürdürürse, ikinci devrede birçok maçta extra puanlar kazandırır bize diye düşünüyorum.
  Geride kalan sezonda bir türlü istikrarı yakalayamadığı için eleştirilen Melo, bu sezon hiç tartışmasız takımın en önemli oyuncusu konumuda. 17 haftalık şu periyotta hemen her maç aynı seviyede oynadı çünkü. Kötü oynadığı bir karşılaşma hatırlamıyorum. Dün akşam da takımın en iyisiydi. Özellikle ilk golde Sneijder’e attığı uzun top gerçekten usta işiydi.
  Takımımızın ilk devre performansıyla ilgili detaylı analizi önümüzdeki günlerde yapacağım için şimdilik çok uzatmıyorum. Oldukça çalkantılı günler geçirdiğimiz, inişli çıkışlı bir grafik sergileyip sonlarına doğru kendimizi bulmaya başladığımız ilk yarıyı, bunca olumsuzluğun arasında 2.olarak bitirmiş olmamız, Şampiyonlar Ligi’nde Juventus gibi bir devi geride bırakarak bir üst tura çıkmamız, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un havlu attığı  Ziraat Türkiye Kupası’nda yolumuza en büyük favori olarak devam ediyor oluşumuz bence önemli unsurlar. Umarım şu 1 aylık arada yapılacak doğru transferlerle takımımız 2.yarıya bıraktığından çok daha iyi bir şekilde başlar ve Fenerbahçe’yle beraber ciddi bir şampiyonluk yarışının içine girer…   

                                                          e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

23 Aralık 2013 Pazartesi

Arena'da KRAL'ın Gecesi

  Haftalar sonra Fenerbahçe’nin mağlup olması, devre arası tatiline ve ara transfer dönemine sayılı günlerin kaldığı şu süreçte ikinci devre adına umutlarımızın bir nebze de olsa yeşermesi anlamında iyi bir fırsattı bizim için. Aradaki puan farkını 8’e düşürebilmek için ne yapıp edip 50 bin taraftarının önünde Trabzonspor’u yenmek zorundaydı takımımız.
  Mancini haftalardır yediğimiz neredeyse tüm gollerde bariz hataları olan Chedjou’yu nihayet kesmişti takımdan. Eboue’nin de grip oluşu form grafiği her geçen gün yükselen Riera’ya ilk onbir yolunu açmıştı. Ayrıca yine Mancini’nin orta alanı Selçuk-Melo-Yekta şeklinde üçlemesi Sneijder’e Drogba ve Burak’ın arkasında serbest oynama olanağını sunuyordu.
  Haftalar sonra ilk kez taşları yerine tam oturmuş takımımız uzun zamandır üzerinde durduğum ‘’2 ayrı Galatasaray’’ muhabbetini bir kez daha teyid etti bizlere. İlk yarım saatte vasatın bile altında, son 1 saatte ise her anlamıyla performansı tavan yapan bir Galatasaray seyrettik çünkü. Tabi ki bizim her daim arzuladığımız, görmek istediğimiz Galatasaray son 1 saatteki...
  Uykumuzu getiren ilk 30 dakikanın ardından Sneijder önderliğinde öyle bir Galatasaray çıktı ki ortaya, hani uyuydan dev uyandı derler ya, işte o hesap oldu bizimki de. Gerçekten son düdüğe kadar yerimizde duramadık. Hop oturduk hop kalktık. Çünkü hemen her atağımız bir gol pozisyonuydu. Hatta öyle bir bölüm oldu ki , Sneijder’in bazukalarıyla Onur’un mükemmel kurtarışlarının düellosuna döndü olay.
  Gerçekten müthiş bir Sneijder vardı sahada. Geldiği günden bu yana ilk kez böylesine diri, böylesine çabuk  gördüm onu. Fakat daha önemlisi takımın tüm ataklarını yönlendiren tam bir maestro gibiydi.
  Riera’da bana göre yediğimiz goldeki hatası dışında mükemmele yakın oynadı. Trabzonspor’un sağ tarafını çok süratli bir oyuncu olmamasına rağmen otobana çevirdi. Ataklarımızın %90’ı o kanattan gelişti diyebilirim.
  Burak Yılmaz’da aylar sonra formda bir görüntüdeydi. Her zaman söylüyorum, Burak’tan tam verim almak istiyorsanız onu kaleye yakın oynatmak zorundasınız. Kanatlarda oynayan bir Burak’tan randıman almayı beklemeniz hayalcilikten öteye gidemez ne yazık ki. Ayrıca ne kadar gol kaçırırsa kaçırsın, ne kadar ofsayta düşerse düşsün, bu adam sahadaysa şayet o 90 dakikada en az 1 golü var demektir. Bu gerçeğin bilinciyle hareket edilirse her şey takımımızın menfaati açısından çok daha iyi olacaktır bence...
  Gökhan Zan ve Drogba dışında hemen herkesin görevini yerine getirdiği, Sneijder ve Riera’nın performanslarının tavan yaptığı, Selçuk’un 2 kişilik koştuğu, Burak Yılmaz’ın da nihayet kendini bulduğu bu kritik karşılaşmayı 3 puanla tamamlamak elbette çok güzel oldu bizim için. Şimdi Mancini’nin de söylemiş olduğu gibi dört gözle beklediğimiz devre arası tatili öncesinde son bir karşılaşmamız kaldı. Onu da kayıpsız geçip ara transfer döneminde kadromuzu nokta atışlarıyla kusursuz hale getirmek ve şampiyonluk için daha umutlu olabilmek hepimizin en büyük temennisi…

                                                            e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

19 Aralık 2013 Perşembe

Kupaya Özel Tarife

  Doğruyu söylemek gerekirse, son yıllarda Türkiye Kupası özellikle büyük takımlarımız için bir formalite hatta bir angarya halini aldı. Öyle ki, bu organizasyonun ne eski heyecanı kaldı ne de cezbediciliği…
  İşte bugün de bu söz konusu formaliteyi yerine getirmek için sahadaydı Galatasaray'ımız. Türk Telekom Arena’da zemin iyileştirme çalışmaları yapıldığı için karşılaşma Atatürk Olimpiyat Stadı’na alınmıştı ve bu durum tribündeki taraftar sayısına ciddi anlamda sekte vurmuştu. Öyle ki 80 bin kapasiteli stadda 5 bin Galatasaraylı vardı veya yoktu. Bu soğukta oraya giden o 5 bin kişiyi de tebrik etmek gerek doğrusu. Demek ki onlar gerçek Galatasaray sevdalıları...
  Mancini beklenildiği üzere uzun zamandır forma şansı vermediği oyunculardan kurulu bir onbirle çıktı sahaya. Bu noktada dikkatimi çeken en önemli unsur ise Muslera’nın sakatlığında kaleyi Eray’a teslim eden Mancini’nin bir önceki kupa maçında 4 penaltı kurtaran Ufuk’u gördükten sonra Eray tercihiyle ilgili bir pişmanlık yaşadığı gerçeği oldu. Pişmanlık duymuş olmasa 2.kupa maçında da eldivenleri Ufuk’a vermezdi çünkü. Elbette ki gençlere şans verilmeli. Ancak benim fikrimi sorarsanız; o kritik dönemde Ufuk ve Aykut gibi iki tecrübeli eldivenin olduğu yerde öncelik Eray’da olmamalıydı. Çünkü Eray rakiplere karşı acemiliğinin ve tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Neyse olan oldu artık. Sağlık olsun diyelim ve tekrar maça dönelim.
  Açıkçası bugün önceki tura oranla işi daha ciddiye alan bir Galatasaray vardı sahada. O gün Gaziantep Büyükşehir Belediye’ye elenmekten son anda kurtulan takımımız, bu kez işini şansa bırakmadı ve net bir skorla adını son 8'e yazdırdı.
  Emre Çolak, Umut Bulut, Riera ve Bruma’nın ayağından bulduğumuz gollerle elde ettiğimiz 4 farklı galibiyet düzenli forma şansı bulamayan oyuncularımızın güven ve moral tazelemeleri açısından güzel oldu elbet. Özellikle Riera’da son dönemlerde ciddi bir yükseliş söz konusu. Geçen sezon elde edilen şampiyonluğun beklenmedik bir şekilde kilit adamlarından biri olan Riera, bu sezon da düzenli forma şansı bulabilse takıma bir şeyler verebileceğini gözler önüne seriyor ancak ne yazık ki o lanet olası 6-0-4 kuralı her şeyi yerle bir ediyor işte…
  Yine istediği kadar süre alamayan bir başka oyuncumuz olan Bruma’da bugün oldukça istekli ve arzuluydu. İkinci 45 dakikada farkın açılmasında başrolü oynadı doğrusu.
  Emre Çolak ve Yekta’yı da beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle Emre fantezilere kalkışmadan basit ve doğru oynadığı takdirde takımına çok daha fazla katkısının olabildiğini farketmiştir umarım. Çünkü bu akşam 2 yıl sonra ilk kez çileden çıkarmadı beni.
  Evet, akşamın güzelliklerinden yeterince bahsettik. Şimdi gelelim olumsuzluklarına: Bu akşam sahada bir Nordin Amrabat vardı ki, kendisini tanımayan birine önce 2 yıl önceki maç kasetlerini seyrettirsek hemen akabinde de bu akşam ki karşılaşmayı izletsek ve sonra desek ki ‘’Bu adam o adam.’’, ‘’Siz benimle kafa mı buluyorsunuz?’’ şeklinde bir karşılık alırız herhalde. Üzülerek gördüm ki Amrabat hem kafa hem de beden olarak tamamen bitmiş… Değil top oynamak, ayakta durmaya bile dermanı yok gibi. Ne depar atabilecek kondisyonu kalmış ne de topa vurabilecek gücü…  8.5 milyon Euro gibi astronomik bir bonservis bedeli ödenerek transfer edilen, hatta uğruna Kayserisporla kanlı bıçaklı olunan bir oyuncunun 1 sene gibi bir zaman diliminde bu hale gelmesi gerçekten çok üzücü…  Bu saatten sonra Amrabat’ın Galatasaray’a, Galatasaray’ın da Amrabat’a bir faydasının olmayacağı aşikar. Dolayısıyla Ocak ayı transfer döneminde yaşanması muhtemel ayrılık 2 taraf için de oldukça hayırlı olacaktır bence…
   Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un daha ilk turda elendiği bu turnuvada her şeye rağmen gruplara kalmış olmak güzel bence. En azından benim gibi yüreği sarı-kırmızıyla çarpan kardeşlerim de bu sezon 6 tane fazladan Galatasaray karşılaşması izleme şansı elde ettikleri için mutlu olmuşlardır. Umarım bizi aşırı derecede zorlayabilecek bir rakibin kalmadığı bu organizasyonu şampiyon olarak tamamlarız da, 8 sezondur çektiğimiz Türkiye Kupası hasretine böylelikle son vermiş oluruz…

                                                                       e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR


16 Aralık 2013 Pazartesi

Deplasmanlarda Kayıp...

  Aslına bakarsanız, geçen sezondan beri deplasmanlar Galatasaray için adeta bir kabus haline geldi. Her ne kadar şampiyon olarak tamamlamış olsakta geride kalan sezonu, deplasman karnemiz pek iç açıcı değildi. Bu sezon da aynı olumsuz tablo ne yazık ki devam ediyor…
  Oyuncularımız maç mı seçiyor, ya da takımın yaş ortalaması yüksek olduğu için haftada 3 maçı mı kaldıramıyorlar bilemiyorum ama ortada bir gerçek var ki, Galatasaray takımı bir türlü istikrarı yakalayamıyor. Bir bakıyoruz ASLANLAR gibi mücadele eden bir takım var sahada, bir bakıyoruz futbolcular sahaya çıktıklarına bin pişman… Hangisi gerçek Galatasaray peki?
  Juventus karşılaşmasının ardından, hele ki 2 gün boyunca yaşanan bin bir olumsuzluğun üstüne deplasman maçı oynamanın kolay olmadığını ben de biliyorum. Ancak futbolcularımızın sahada bu kadar etkisiz kalmaya, tabiri caizse bizleri uyutmaya da haklarının olmadığını düşünüyorum…
  Sezon başından beri ne çektiysek şu 6-0-4 kuralından çektik zaten. Şampiyonlar Ligi maçlarında harika performanslar sergileyen yabancı oyuncularımız 3 gün sonra kendilerini tribünde bulunca ister istemez hayal kırıklığı yaşıyorlar ve bu durum onların performansını olumsuz etkiliyor. Çünkü oyuncunun teknik ekibe olan inancı ve güveni sarsılıyor. ‘’Bugün harikalar da yaratsam hafta sonu beni oynatmayacak nasılsa’’ düşüncesiyle çıkıyor sahaya Bruma, Riera ya da Dany… Bu noktada verilebilecek en güzel örnek; son 2-3 karşılaşmanın en iyilerinden Riera’nın bugün 18’de olamayışı mesela.
  Selçuk İnan Gençlerbirliği karşısında Galatasaray’a geldiği günden bu yana en kötü futbolunu oynadı bence. Bu kadar çok pas hatası yaptığı, attığı her topun rakibe gittiği başka bir karşılaşma hatırlamıyorum. Bizim tanıdığımız bildiğimiz Selçuk’a böyle bir oyun yakışmadı tabi ki. Ancak o da insandır ve onun da kötü oynamaya hakkı vardır. Ayrıca bizlerdeki kredisi oldukça fazladır. O yüzden de canı sağolsun deyip konuyu kapatmak istiyorum…
  Sakatlıktan yeni çıkan Sneijder doğal olarak tutuk henüz. Ancak bu tutukluğu üzerinden atması umarım çok uzun sürmez. Tam form tutmaya ve takıma bir şeyler vermeye başlamışken yaşadığı sakatlık çok zamansız oldu çünkü. Açıkçası Sneijder’i kazanmak için bir 7-8 ay daha sabretmek hiçbirimizin işine gelmez…
  Galatasaray’ın kötü oynadığı maçlarda bile en az 3-4 tane %100’lük gol kaçırdığını hepimiz biliyoruz artık. Bugün de bu durum değişmedi ne yazık ki... Karşılaşmanın hemen başında Sneijder, 1-1’den sonra da Burak Yılmaz akıl almaz fırsatları kaçırdılar. Son dakikalarda ardı ardına yaptığımız ortalarda ise Drogba oldukça şanssızdı. Bu yüzden de 2.golü bir türlü bulamadık...
  Toparlamak gerekirse, gündüz maçlarını yıllardır puan kayıplarıyla geçen takımımız bugün de bu geleneğini sürdürmüş oldu. Ancak 85 dakika boyunca sahada yokları oynamaları ve böylesine isteksiz bir görüntü çizmeleri elbette hiç hoş değildi. Umarım bunun hesabı kendilerinden sorulur. Tabi daha ligin ilk devresinde 11 puan gibi ciddi bir farkla geri düşen bu takımın bu farkı kapatabileceğine insanın pek inanası gelmiyor. Hele ki ortada böylesine hırslı, arzulu, kazanama alışkanlığı elde etmiş bir Fenerbahçe varken…   Onlar sürekli olarak kazanırken bizim önce arayı kapatıp sonra da onları geçmemiz en azından şu aşamada pek olası gözükmüyor. Yine de çıkmadık candan umut kesilmez misali, ligin sonuna kadar şu puan kayıplarını minimuma indirerek elimizden gelenin en iyisini yapmak için çalışmalıyız, çalışmak zorundayız…

                                                                e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

12 Aralık 2013 Perşembe

ASLANLAR GİBİ

  Geride bıraktığımız 48 saat tüm Galatasaraylılar için bir hayli heyecan, stres ve merakla dolu bir şekilde geçti elbet. Daha önce 2 kez eşleştiğimiz ve ikisinde de İstanbul’da oynayacağımız karşılaşmalar için binbir pisliğe başvuran Juventus’a karşı bu kez de karla mücadele etmek zorunda kaldık çünkü. Geçtiğimiz sezondan beri Şampiyonlar Ligi maçlarımızın türlü türlü doğal afetlere denk gelmesi artık bir gelenek halini aldı. Salı akşamı da bunun son halkası aylardır neredeyse yazı yaşıyor olan İstanbul’un kara teslim oluşuydu…
  Karşılaşma başladığında futbol oynamak ve maçı kazanabilmek için herşey Galatasaray’ın lehineydi aslında. 50 bini aşkın taraftarının desteğini de ardına alan takımımız maça iyi başlamıştı. Hatta ilk 10-15 dakikada Juventus’u kendi yarı alanından çıkarmadık. Fakat dakikalar ilerledikçe Juventuslu oyuncular bu baskıyı kırmaya, oyun üstünlüğünü de yavaş yavaş ele almaya başladılar. Bu noktada imdadımıza kar yetişti işte. Birden bastıran tipi 5 dakika içersinde zemini bembeyaz bir hale getirmeye fazlasıyla yetti. Karşılaşamanın Portekizli hakemi de bu durum karşısında önce çizgilerin çizilmesi için oyunu 20 dakikalığına durdu ardından da karın daha da hızlanması sonucu karşılaşmayı tatil ettiğini açıkladı.
  Gece boyunca kararsızlıklar ve spekülasyonlar döndü durdu ortada. Yarın oynanacak, haftaya oynayacak, başka bir stadda oynanacak vs vs… En sonunda nihai karar olarak maçın ertesi gün oynanacağını öğrendik. Fakat bu sefer de saat belirsizliği çıktı ortaya. 4 dediler, 5 dediler, 2 dediler, dediler de dediler… Bu konuda da son nokta gece saat 1 sularında kondu ve karşılaşmanın öğlen saat 3’te kaldığı yerden devam edeceği açıklaması yapıldı.
  Çarşamba günü sabah saatlerinden itibaren başlanan hazırlıklar ve temizleme çalışmaları sonucu Juventus’un olumsuz tavırlarına rağmen saha kardan arındırıldı ve Uefa kararıyla karşılaşma saat 3’te kaldığı yerden tekrar başladı. Hafta içi iş saati olmasına rağmen 30 binden fazla cefakar Galatasaray taraftarı yine almıştı tribünlerdeki yerini. Onların muhteşem desteği futbol oynanması imkansız hale gelmiş bu balçık zeminde futbolculara o şevki ve isteği kazandıracak tek etkendi belki de.
  Oyuna 31.dakikada ara verilmiş olduğu için ilk devre kısa sürdü tabi. 14-15 dakikalık bölüm çabucak oynandı ve takımlar yeniden soyunma odasına gittiler. Geride tek devrelik bir maç kalmıştı artık. Futbolcularımız böyle düşünmleyidi bence. ‘’Birazdan sezonun en önemli karşılaşmasına çıkacağız ancak bu karşılaşma sadece 45 dakika…’’
  Galatasaray gibi ayağa pas üzerine kurulu bir oyun sistemi olan ve teknik kapasitesi yüksek futbolculardan kurulu bir takımın tabi ki böylesine berbat bir zeminde kendi oyununu,  son 3 yılda alıştığı, benimsediği oyununu oynaması imkansızdı. Topun hiçbir şekilde istenilen noktaya ulaşmadığı bu sahada uzun toplar dışında rakip kaleye gitmek imkansızdı çünkü. Ancak bu konudaki en büyük avnatajımız Drogba gibi kafaya çıktığı zaman 2 tane stoperi darmadağan edebilen bir santrafora sahip oluşumuzdu hiç kuşkusuz.
  Özellikle 55’ten sonra Selçuk İnan ve Riera önderliğinde bütük takım uzun toplara başladı. Geçtiğimiz sezonki Cluj maçında olduğu gibi ‘’sabrın sonu selamet’’ oyununu oynamaya başlamıştık yani. Eğer sabırla, bıkmadan, usanmadan uğraşırsak bu uzun toplar için illaki ama 80’de ama 90’da bulacaktık o golü.
  Dakikalar 85’i gösterirken, belki de birçoklarımız kendini Uefa Avrupa Ligi moduna sokmaya başlamışken, o dakikaya kadar sahada doğal olarak yokları oynayan Sneijder çıktı sahneye ve tribündeki 35 bini, ekranları başındaki de milyonları kendinden geçirdi. Umut Bulut’un yaklaşık 60 metreye attığı uzun topu Drogba tıpkı ilk maçta attığımız 2.golde olduğu gibi mükemmel bir noktaya indirerek belki de golde Sneijder’den de bile fazla pay sahibi oldu. Sneijder’in vuruşunda ise topun buza çarpıp sekmesi ve Buffon’un bu sayede etkisiz hale getirmesi  yaşanan onca olumsuzluktan sonra kaderin bize bir hediyesiydi belki de…
  Türk Telekom Arena bayram yerine dönmüştü ve karşılaşmanın bitmesine yalnızca 5 dakika kalmıştı. Sadece 5 dakika kalemimizi savunmamız, Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura taşıyacaktı bizi. Nitekim Mancini çok doğru bir hareketle Ceyhun’u da oyuna alarak rakip ataklarda 5’li ye dönen savunmamızı 6’lı hale getirdi. Böylesine kalabalık bir savunmaya karşı da hiçbir tehlike üretemeyen İtalyanlar Uefa Avrupa Ligi’ne razı olmak zorunda kaldılar.
  Aslına bakarsanız ortada inanması güç bir durum var. 6-1’lik ağır bir yeniligiyle başlanan grup maçlarını 2.olarak tamamlayan  ve Juventus gibi bir dünya devini geride bırakarak adını bir üst tura yazdıran bir Galatasaray var çünkü ortada. Real Madrid’ten 2 maçta 10 gol yiyen, totalde grubu 14 gol yiyerek tamamlayan ve normal şartlarda bu gol oranlarına bakılsa grup sonuncusu olduğu tahmin edilebilecek bir takım var yani son 16’da. Üzülsek mi sevinsek mi bilemedim  Ancak bildiğim tek bir gerçek var ki, her ne olursa olsun böylesine zorlu bir gruptan ama öyle ama böyle bir üst tura çıkmayı başaran, 2 gün boyunca türlü türlü sıkıntıyla uğraşan, yaşanan onca olumsuzluğa rağmen konsantrasyonlarını asla yitirmeyen, futbol oynamanın imkansız olduğu bir zeminde Juventus gibi bir dünya devini mağlup etmeyi başaran Muslera’sından Drogba’sına kadar forma giyen bütün ASLANLARIMIZI teker teker tebrik ediyorum ve bizlere böylesine büyük bir mutluluğu yaşattıkları için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Bize bir kez daha gösterdiler ki, inandıkları ve ASLANLAR GİBİ savaştıkları takdirde başaramayacakları hiçbir şey, deviremeyecekleri hiçbir ekip yok!

                                                           e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

7 Aralık 2013 Cumartesi

Aza Kanaat Galatasaray

 Salı günü Juventusla belki de sezonun en önemli maçını oynayacak olan takımımız, dün akşam son provasını yapmak için sahadaydı. Böyle bir dönemde kiminle maç yapmak isterdiniz diye sorsalar Mancini’ye, o da %99 Elazığspor’u seçerdi herhalde. Çünkü Elazığspor’un şu an ki haliyle bu ligin en zayıf halkası olduğu bir gerçek.
  Yaklaşık 35 gün sonra kalede Muslera’nın oluşu elbette ki hepimize ayrı bir güven verdi. Kim ne derse desin, tüm iyi niyetine rağmen Eray’ın Galatasaray’ın 1. kalecisi olması şu an için imkansız. Çok ama çok çalışması, epey de bir mesafe kat etmesi lazım.
  Kalemiz güvendeydi güvende olmasına ancak Mancini baya bir çekinmiş olacak ki Elazığspor’dan kaleyle sınırlı kalmayıp takımı tüm hatlarıyla güvende tutmak istemişti! Lig sonuncusuna karşı kendi sahanızda 5li savunma yaparsanız siz, bilmiyorum ama rakipleriniz için güzel bir espri konusu çıkar herhalde ortaya…
  Kadrolar ilk açıklandığında ben orta sahada  4 tane göbek oyuncusuyla oynayıp, oyun üstünlüğünü özellikle bu bölgede elimizde tutmaya çalışacağız diye düşünmüştüm. Fakat gelin görün ki, karşılaşmanın başlamasıyla birlikte dizilişi gördüğümde hayatımın en büyük şoklarından birini yaşadım! Atak dahi yapamayan, kalemize gelmekte aşırı güçlük çeken bu zayıf rakibe karşı 5li savunma… Neyse, daha fazla bir şey demiyim. Vardır herhalde bir bildiği…
   5-3-2 Galatasaray oyuna gerçekten hızlı başladı. Öyle ki bu sezon pek alışık olmadığımız bir biçimde ilk 5 dakikada bitirdik işi. Önce Selçuk’un kafası, ardından Burak’ın 25 metreden attığı frikik golü…
  Tabi henüz 5.dakikada 2 farklı öne geçtiğiniz zaman, ister istemez farklı bir galibiyet futbol anlamında da görsel bir şölen bekliyorsunuz takımınızdan. Ancak ne var ki Galatasaray dün sadece ilk 5 dakika futbol oynadı. Geriye kalan 85 dakika sahada hiçbir şey yapmadı. Yapamadı değil yalnız yapmadı.  Maçı erken koparınca tamamen Juventus’a odakladılar kendilerini. Bu durum maç esnasında pek hoşumuza gitmemiş olsa da, mantıklı düşündüğümüz zaman en doğrusunu yapmış olduklarını söyleyebiliriz sanırım.
    Rakibimiz öylesine güçsüzdü ki, 85 dakika sahada gezen Galatasaraya’a karşı bile oyunun hiçbir anında üstünlük kuramadı. Muslera yere yatmadan bitirdi mesela 90 dakikayı. Bir yerde de isabet oldu fazla zorlanmaması.
  Yalnız dün sahada öyle bir isim vardı ki, ciddi anlamda bir sabır imtihanına soktu bizleri. Attığı harika gol dışında takıma zerre katkı veremeyen Burak Yılmaz’dan bahsediyorum… Arkadaş koskoca Galatasaray’ın santraforu her maç 8-10 tane ofsayta düşer mi yaa? Dün akşam artık sinirlerimiz bozuldu ve Burak  ofsayta düştükçe kahkahalar atmaya başladık. Hiç mi çalışmıyor bu konu üzerinde ya da saha içinde rakip savunmayı hiç mi kontrol etmiyor? Pes dedim cidden. Top ayaktan çıktığı her an o kadar öndeki rakip savunmadan, ofsaytta olduğunun farkına varamaması gerçekten çok enteresan…
  Sözün özü, futbol anlamında sıkıcı geçen gecenin kazananı takımımız oldu. İlk yarının bitmesine sayılı haftaların kaldığı şu dönemde kayıpsız ilerleyebilmek elbette önemli olan. Bu yüzden de zaman zaman eleştirsem de takımı, teknik heyeti ya da yönetimi, bazı olumsuzluklara çok fazla takılmadan sadece alınabilecek 3 puanlara bakmaya çalışıyorum. Çünkü yönetim kurulumuzdan bazı isimler verdikleri demeçlerde ara transferi nokta atışlarıyla tamamlayacaklarını ve 2.devre bizlere bambaşka bir Galatasaray izleteceklerini iddia ediyorlar. Bizde büyük bir merakla bekliyoruz bakalım…

                                                                 e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

4 Aralık 2013 Çarşamba

Tek Kelime: REZALET!!!


  Aslında bu sezonki Galatasaray’ın bizlere yaşatacağı bu tarz utanç gecelerine şaşırmamak lazım. Hatta bunları normal karşılamak gerek bence! Balık baştan kokar misali, böylesine sorumsuz bir yönetim tarafından yönetilen, hocası haftalardır vurguladığım gibi teknik direktörlükle uzaktan yakından alakası olmayan bir şahıs olan, yerli oyuncu kalitesi vasat sayılabilecek bir Galatasaray’ın mücadele ettiği tüm kulvarlarda er ya da geç atacağı havlular gayet normal karşılanmalıdır bence. Havlulardan ilkini bu akşam atacaktık mesela… Allah’tan son anda yıllardır yüzüne bakmadığımız Ufuk Ceylan çıktı da sahneye, havlu atma işini 1 hadi bilemedin 2 tur sonrasına bıraktık…
  Galatasaray girmiş karanlık bir yola (daha doğrusu birileri bunun böyle olmasını istemiş), uçurumun eşiğine doğru emin adımlarla ilerliyor! Ancak ne var ki, bu kötü durum muhtemelen başkan Ünal Aysal’ın hoşuna gidiyor! Çünkü o böyle aciz bir Galatasaray’ı layık gördü bizlere! Kendi egolarını tatmin etmek uğruna böyle bir Galatasaray yarattı!
  Tarihin gördüğü en bencil başkan ve en korkak teknik direktörle bu takım bu sezon daha ne utançlar yaşatacak bizlere, ilerleyen haftalarda göreceğiz bakalım!
  Gaziantep Büyükşehir Belediyespor gibi Ptt 1.Lig’in zayıf ekiplerinden birisi bile Galatasaray’ı böylesine zorluyorsa, o ligin 14 haftasında sadece 11 gol atabilen yani maç başına 1 gol ortalaması bile tutturamayan bu ekip Türk Telekom Arena’da Galatasaray’a 2 tane gol atıyorsa, hala neyi konuşuyoruz, neyi tartışıyoruz biz???
  Yazıklar olsun be! Vallahi de yazıklar olsun, billahi de yazıklar olsun! Şu takımı 6 ayda ne hale getirdiniz! Allah hepinizi bildiği gibi yapsın inşallah! Hafta sonu da söylemiştim, başta Ünal Aysal olmak üzere bu rezaletin sorumluları her kimse hiçbirine hakkımı helal etmiyorum!
  Ancak ve ancak ‘’penaltılarla’’ Gaziantep Büyükşehir Belediyespor’u eleyebildiği için sevinen, yumruk sallayan oyuncuları ve teknik ekibi olan bir Galatasaray değildi bizim hayallerimizdeki! Real Madridle, Barcelona’yla başabaş oynayan, Arsenal’e karşı Uefa şampiyonluğu kazanan, Manchester United’ı Şampiyonlar Ligi’nin dışında bırakan Galatasaray’dı bizi sarı-kırmızı sevdalısı yapan!
  Hiçbir şeye saygınız yoksa, bu kulübün geçmişine, geçmişte bizlere yaşattıklarına saygınız olsun bari Ünal Aysal ve onun saz arkadaşları! Ya da arkasındaki 75’lik sözde Galatasaraylı özde kulübe 5 kuruşluk faydası olmayan bedavacılar!
  Bu kulübün başına ne kötülük geldiyse emin olun hepsinin altından lise ve liseci zihniyet çıkmıştır. Tıpkı şu son yaşadıklarımızda olduğu gibi!
  Bu takım mı şampiyonluğun en güçlü adaylarından biriymiş? Bu takım mı 1 hafta sonra Juventus’u yenerek Şampiyonlar Ligi’nde tur atlayacakmış? Allah aşkına güldürmeyin adamı! Bu Galatasaray böylesine vurdumduymaz ve ruhsuz futbol oynamaya devam ederse şayet haftaya Şampiyonlar Ligi’ne, 1-2 tur sonra da Türkiye Kupası’na veda eder! Ligi saymıyorum, çünkü o tren kaçalı haftalar oldu zaten… Cumartesi akşamı takdir ederek izlediğimiz Fenerbahçe dalgasını geçe geçe şampiyon olur bu sezon. İki iki daha dört.
  Evet, bu akşam 25 yıllık Galatasaraylılığım’ın en büyük utançlarından birini yaşadım! Umarım Allah bir daha da böyle bir rezilliği yaşamayı kısmet etmez bana ya da bizlere. Gerçi bu başkanla, bu antrenörle her şey olası. O yüzden kendimizi her maç öncesi her türlü felakete hazırlamamız gerek bence. Bu yüzdendir ki, bu akşam itibariyle Galatasarayla ilgili bu sezon bazında hiçbir ümidim kalmamıştır ne yazık ki. Diğer Galatasaraylı kardeşlerime de tavsiyem ileride daha büyük üzüntüler yaşamamaları için şimdiden kendilerini önümüzdeki birkaç ay içinde şahitlik edeceğimiz hüsranlara alıştırmaları ve de her karşılaşma öncesi olabilecek her türlü rezilliğe karşı hazırlıklı olmaları…

                                                               e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR 

2 Aralık 2013 Pazartesi

Ne Kadar Hoca, O Kadar Galatasaray

  Belki de başlığı gördükten sonra bazılarınız ‘’Yahu yeter artık, sen de takımı falan bir kenara bıraktın, Mancini’ye giydirmekle bozdun kafayı’’ diyeceklerdir. Ama umrumda değil. İsteyen hakkımda istediğini düşünsün. Hattı varsınlar beni Mancini düşmanı ilan etsinler. Benim için her zaman asılolan Galatasaray’dır ve bu doğrultuda Galatasaray’ın menfaatleri neyi gerektiriyorsa  o şekilde hareket ederim!
  Şimdi bu Mancini denen zatı muhteremin Real Madrid maçından sonra da yazmış olduğum gibi teknik direktörlükle falan uzaktan yakından alakası yok. Çünkü her hafta saçma bir onbirle başlıyoruz karşılaşmalara. Kimse doğru yerde, kendi mevkiisinde oynamıyor. Takımımızın ne bir taktiği var, ne de sistemi. Hepsini geçtim adam kati suretle oyunu okuyamıyor. Peki sizlere sorayım şimdi; bu saymış olduğum etkenlerin hiçbirini yerine getiremeyen birisinden ‘’teknik direktör’’ unvanıyla bahsetmek, bu işi gerçekten doğru bir şekilde yapan diğer meslektaşlarına haksızlık olmaz mı?
  Göreve geldiği günden beri 2 maça üst üste aynı kadroyla başlamayan bu arkadaş, ne yapmak istiyor, kafasında nasıl bir şeyler şekillendirmeye çalışıyor ben hiçbir şekilde anlayamadım. Eğer anlamış olan varsa bir zahmet anlatsın bana da.
  Sezon başından beri yediğimiz hemen hemen tüm gollerde hatası olan Chedjou’nun hala ısrarla oynatılıyor oluşunun nedeni nedir mesela? Gerçekten çok ciddi soruyorum bunu. Chedjou’nun her hafta takımını yaktığını televizyon başındaki milyonlar görüyorken, saha içindeki Mancini nasıl olur da göremez?? O zaman ya görmek işine gelmiyor ya da görüyor ama görmezlikten geliyor! Bunun başka bir açıklaması olamaz çünkü…
  Fenerbahçe maçındaki Galatasaray’a bakıyorum, Real Madrid maçının 2.yarısındaki Galatasaray’a bakıyorum, bu akşam ilk 45’teki Galatasaray’a bakıyorum, sahada aciz bir şekilde dolaşan sarı kırmızı formalı futbolculardan başka hiçbir şey göremiyorum! Peki koskoca Galatasaray’ı böylesine biçare hallere düşürmeye, sahada böylesine aciz bırakmaya kimin hangi suretle hakkı olabilir ki? Yazık günah değil mi, her hafta bir umutla bu takımın maçlarına giden ya da televizyondan seyredebilmek için bir sürü para ödeyen insanlara, bizlere? Bunu mu hakediyoruz biz? Böylesine kişiliksiz, ruhsuz bir takım izlemeyi…
  Kasımpaşa Takımı’nı küçük gördüğümden değil ama adı üstünde işte, Kasımpaşa... Sen Galatasaray’sın yaaa! Koskoca Galatasaray! Nasıl olur da, böylesine mütevazi bir ekip karşısında 45 dakika boyunca sahadan silinirsin? Nasıl olur da Kasımpaşa takımı seni kendi yarı alanına hapseder ve sana 2 pas yaptırmaz? Ayıp be ayıp! Vallahi de ayıp, billahi de ayıp! Bu takımı, geride kalan 2 sezonda fırtına gibi esen bu takımı bu hallere düşürenlere ben hakkımı kesinlikle helal etmiyorum! Eğer biraz olsun sağ duyuları varsa diğer Galatasaraylı kardeşlerim de etmezler!
  Ülke olarak ne çektikysek bu yabancı hayranlığımızdan çektik zaten. Ne zamanki kendi özdeğerlerimizin farkına varırız, onların kıymetini biliriz, işte o zaman ölmez sağ kalırsak neyin ne olduğunu görürüz zaten. Gerçi o günlere erişeceğimizden pek umutlu değilim ya neyse…
  Şu an ki Galatasaray Takımı bana hiçbir maç öncesi güven vermiyor. Yani ‘’Galatasaray bu maçı rahat kazanır’’ cümlesini kesinlikle telaffuz edemiyorum ben. Her hafta zihnimdeki ‘’acaba?’’ larla izliyorum takımımızın maçlarını…
  Senelerdir sol beksiz oynayan, yarım Hakan Balta’yla koca sezonu geçirmeyi ümit eden bu zihniyet bu duruma daha ne kadar kayıtsız kalacak inanın çok merak ediyorum. Ocak Ayı’nda da yine bir sol bek transfer edilmezse, benim daha söyleyebilecek hiçbir sözüm olmaz.
  Drogba diyoruz, Burak diyoruz ama sağolsunlar o topu o 3 direğin arasından geçirmeyi bir türlü başaramıyorlar. Bugün maç  1-1’ken Drogba’nın kaçırdığı o 2 golü yerli bir oyuncumuz kaçırmış olsa birçoğumuz kendisine ana avrat küfrederdi! Bundan adım gibi eminim. Ancak söz konusu Drogba olunca herkes her şeyi gayet normal karşılıyor nedense! İnanın bana, şu an takıma en çok zararı olan isim belki de Drogba. Haftalardır yapamadıkları yapabildiklerinden o kadar fazla ki... Her maç onlarca faul yapıyor, onlarca top kaybediyor. Takımdan çok kendine oynuyor. Kazanılan ne kadar duran top varsa bir Allah’ın kuluna bırakmıyor. Hadi bu atışlardan bir şeyler yapabilse içim gam yemeyecek ama gelin görün ki ortada olumlu bir şey de yok. Eee o zaman Drogba sadece ismi Drogba olduğu için mi oynuyor?
  Daha 11.haftasında 9 puan geriye düştüğünüz bu ligi, rakibinizin puan kaybettiği haftaları siz de puan kaybederek geçerseniz nasıl olacak da zirvede tamamlayacaksınız? Bir gece önce Fenerbahçe bana göre mükemmel oynadığı bir maçı şanssızlığının kurbanı olarak 2 puan yitirerek tamamlamış ve bize bir nebze de olsa kendilerine yaklaşma imkanı tanımış, ancak bu akşam sahada öyle bir Galatasaray izliyoruz ki, sözkonusu durum hiç kimsenin zerre umrunda olmamış! Yazık, cidden çok yazık…
  Göreve geldiği günden beri üzerine basa basa ‘’Ben başarısız insanlarla çalışmam.’’ diyen Ünal Aysal, eğer biraz objektif bir insansa, şu an ki başarısızlığın sorumlusunun kendisi olduğunu kabullenir ve bırakır gider o başkanlık koltuğunu! Hee bunu yapabilecek kadar ögüveni yüksek bir insan değilse de o zaman takımı her hafta biraz daha geriye götüren bu İtalyan’ın görevine son verir! Vallahi de billahi de Mancini’yi ülkesine yollayıp bu takımın başına Yılmaz Vural’ı getirin, bakın bakalım bir anda nasıl 180 derece değişmiş bir Galatasaray izliyorsunuz? Ama gerek yok böyle şeylere. Ne de olsa çare Mancini’lerde, Rijkaard’larda, Skibbe’lerde…

                                                                 e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

28 Kasım 2013 Perşembe

MANCINI, MANCINI, MANCINI...

 Şüphesiz ki, Ağustos sonunda Şampiyonlar Ligi grup kuraları çekildiğinde, hemen hepimiz deplasmandaki Real Madrid karşılaşması için 0 puanı yazmıştık tabelaya. Hele ki Fatih Terim’in görevden ayrılıp yerine Mancini’nin gelişinden sonra, deplasman maçlarını korkakça! oynayan takımımızın Santiago Barnebau’dan 3 puanla dönebilmesi tarihin en büyük mucizelerinden biri olurdu herhalde.
  Son haftalarda saçma sapan 11'ler çıkarmayı kendine adet edinen saygıdeğer hocamız, bu akşam da bu geleneği sürdürdü. Geldiği günden bu yana yüzüne bakmadığı Amrabat’ı böylesine önemli bir karşılaşmada takıma koyarken ne düşündü acaba? Ya da 3 gün evvel yaptığı büyük sorumsuzlukla 3 puanımızı ciddi tehlikeye sokan Dany’i ödüllendirmek istercesine sahaya sürerken…
  Bugün de bir kez daha belgelendiği üzere bu Mancini 10 sene de bu takımın başında kalsa, kendisine kadro olarak dünyalar da verilse (tıpkı Manchester City’de olduğu gibi) Galatasaray’a en ufak bir faydası dokunmaz. Çünkü adam gerçekten oyunu okuyamıyor…
  Karşılaşma başlamış, oyun dengede gidiyor. Devrenin ortalarına doğru Segio Ramos oyundan atılarak ev sahibi ekibi 10 kişi bırakmış, böylece elimize mükemmel bir fırsat geçmiş. Sonrasında kalecimiz Eray tecrübesizliğinin kurbanı olmuş ve kötü bir gol yemiş, fakat takımımız yediği golün etkisini üzerinden çabuk atarak 1 dakika sonra Umut Bulutla beraberliği yakalamış, devrenin kalan bölümünde de Real Madrid üzerinde resmen üstünlük kurmuş. Belki devre 5-6 dakika daha fazla oynansa soyunma odasına önde gidecektik. Öylesine iyi oynamaya başlamıştık çünkü… Gelin görün ki, devre arasında ne olduysa artık ikinci yarıda bambaşka bir Galatasaray izledik. Sanki  1 kişi eksik oynayan taraf Real Madrid değil de bizdik. Gerçi devrenin hemen başında Umut Bulutla attığımız buz gibi gol yardımcı hakkemin eyyamı sonucu güme gitti ya neyse!
  İkinci 45 dakikanın tamamında hiçbir şey yapamayan Galatasaray’ın bu çaresiz halini skor 3-1 olana dek izlemekten başka hiçbir şey yapamayan Mancini adlı bu şahsı çok aradı mı bizim yönetimimiz cidden merak ediyorum!
  Adam göreve geleli 2 ay oldu, hala utanmadan çıkmış ‘’Henüz takımı tanımıyorum’’ diyor. Her maça farklı bir kadro, her maça farklı bir taktik... Yap boz tahtası mı kardeşim bu?
  Sen 10 milyon Euro’luk Bruma’yı Şampiyonlar Ligi’nden Şampiyonlar Ligi’ne oynat, ondan sonra da adamdan üstün performans bekle. Oldu! Görürsem söylerim!
  Haftalardır 18’e bile giremeyen, onu geçtim geçen sezonun başından beri takıma 5 kuruşluk katkısı olmayan, takımdaki günleri sayılı olan Amrabat’ı sen hangi akla hizmet böylesine önemli bir karşılaşmada pat diye onbire koyarsın arkadaş? Adama sormazlar mı ‘’Amacın ne senin?’’ diye!
  10 kişilik Real Madrid, Galatasaray Takımı’na elini kolunu sallaya sallaya 4 tane gol atıyorsa ve bazıları hala utanmadan çıkıp ‘’En başından beri söylediğimiz gibi asıl hedefimiz Juventus maçı’’ diyebiliyorsa, benim söyleyecek hiçbir sözüm yok bunun üzerine! Yazıklar olsun senin gibi başkana Ünal Aysal! Fatih Terim gibi dibe vurmuş bu takımı yeniden şaha kaldıran bir teknik direktörü kişisel egoların için kovup bize hoca olarak böylesine bir korkağı layık gördüğün için!
  Sevgili Galatasaraylılar, yukarıda da söylemiş olduğum gibi bu Mancini takımımızın başında kalmaya devam ettiği sürece sittin sene başarı falan gelmez. Çünkü adam gerçekten oyunu okuyamıyor. Sahada olup bitenleri analiz edemiyor. Hepsinden önemlisi hiçbir suretle doğru onbiri çıkaramıyor sahaya. Dolayısıyla böyle bir teknik direktörle hele hele Avrupa Kupaları’nda başarı beklemek ciddi anlamda Polyannacılık olur…  Bu yüzden de Juventus karşılaşması için de fazla umutlanmayın derim ben.

                                                                   e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

24 Kasım 2013 Pazar

Mancini'ye Rağmen 3 Puan!

  Öncelikle dün akşam sahaya çıkan Galatasaray onbirini takdir etmek lazım. Mancini’nin yaptığı onca saçmalığa rağmen ellerinden geldiğince mücadele edip,  ilk yarıda buldukları gollerle galibiyete ulaştıkları için.
  Sizlere sorarım, Dany’i takımınıza stoper olarak, Eboue’yi sağ bek olarak, Riera’yı da sol açık olarak transfer edersiniz değil mi? Yaptığınız bu transferler için de kimse size herhangi bir laf söyleyemez.  Ancak siz kalkıp sol açık Riera’yı sol bekte, stoper Dany’i sağ bekte, sağ bek Eboue’yi de sağ açıkta oynatırsanız, üstüne üstlük sağ açık oynasın diye 10 milyon euro gibi astronomik bir bonservis bedeli ödeyerek transfer ettiğiniz Bruma’yı da tribüne yollarsanız, insanların size söyleyebilecek bir hayli lafı olacaktır elbet…
  Gerçekten dün sahaya çıkan Galatasaray onbirine akıl sır erdirmek mümkün değildi. Mancini nasıl kadro yapmış, ne düşünerek bu seçimleri gerçekleştirmiş, oturup 6 ay da düşünsem bir tahmine varamam bence…
  Sahaya çıkan bu saçma kadroya rağmen takımımız son haftaların en iyi futbolunu oynadı. Mancini’nin gelişinden bu yana İstanbul’daki Kopenhag maçından sonra en iyi oyunumuzu sergiledik. Bu da haklı bir 3 puan getirdi bize.
  Burak santrafor dışı bir pozisyonda oynamaması gerektiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Aynı şekilde Selçuk’ta bu takımın 1 numaralı duran topçusu olması gerektiğini. Ama bunu kim anladı, o da aryrı bir konu tabi…
  Real Madrid maçı düşünülerek riske edilmeyen Drogba, oyuna son 10 dakikada Burak sakatlandığı için dahil oldu. Sahada kaldığı 10 dakikalık sürede 2 Sivaslı’yı oyundan attırması bizi oldukça rahatlatmış olsa da, her hafta yaptığı gibi yine bütün duran topları kullanma isteği iyiden iyiye canımızı sıkar hale geldi…
  Yıldız futbolcu demek, her şeyi yapabilmek demek değildir bence. Sen en iyi yaptığın şeyi yapmaya devam ettiğin sürece o takımın ‘’yıldızısındır’’ zaten. Drogba’nın da en iyi yaptığı şey hiç şüphesiz gol atmaksa, bıraksın penaltı-frikik kullanmayı da, ceza sahası içinden yapacağı son vuruşlara konsantre etsin bence kendini.
   Farz edelim ki, dün Drogba penaltıyı kaçırdıktan sonra kaleci Korcan uzun bir degaj yaptı, top bir şekilde bizim ceza sahamıza düştü ve bir Sivaslı oyuncu da vurdu attı golü... Bunun hesabını kim verecekti o zaman? Drogba’nın vermeyeceği kesin…
   Dün akşamın bir başka sorumsuzu da Dany’di elbet. Sürati ve yüksek top tekniği gibi üstün özelliklerine rağmen oynadığı hemen her karşılaşmada, ya yaptığı bireysel hatalarla bize gol yediren ya da anlamsız hareketlerle kendini oyundan attıran bu stoperimiz dün de bu alışkanlığını sürdürerek ortada hiçbir şey yokken, üstelik sarı kartlı olduğu halde bilerek rakibinin baldırına tekme atmak suretiyle henüz 20.dakikada takımını 10 kişi bıraktı. Arkadaşlar, ben böyle sorumsuz insanların üzerinde Metin Oktay’ın sarı-kırmızı parçalı formasını görmek istemiyorum! Çünkü böyle futbolcular ne o ruha, ne de o formaya hiçbir suretle yakışmıyorlar!  Şu an Galatasaray Yönetimi’nde olsam, Ünal Aysal’a söyleyeceğim ilk şey ‘’ara transferde döneminde Dany’i yollayalım.’’ olurdu!

   Toparlamam gerekirse, Mancini’nin kötü onbirine ve sorumsuz Dany’e rağmen Sivasspor’u mağlup ederek 12.haftayı kayıpsız geçen futbolcularımızı bir kez daha tebrik etmek istiyorum. Şimdi önümüzde çok önemli bir Real Madrid maçı var. Oradan puan ya da puanlarla dönebilmek elbette çok çok zor. Ama top yuvarlıktır demişler. Bakarsınız Ancelotti sahaya tamamen yedeklerle çıkar, şansta bizim yanımızda olur ve oradan tarihi bir sonuçla döneriz. İşte o zaman da son hafta Juventusla yapacağımız final karşılaşmasına bir adım önde çıkan taraf biz oluruz...

                                                                  e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

11 Kasım 2013 Pazartesi

Eserinle Gurur Duy Ünal Başkan!

  Söylenecek o kadar çok şey, konuşulması gereken o kadar çok konu var ki aslında… Şimdi yazmaya, içimi dökmeye başlasam sabah ezanına doğru anca bitiririm sanırım.
  Bir başkan, ortada ciddi bir neden de yokken üstelik, nasıl olur da kulübüne böylesine büyük bir zarar verir, nasıl olur da herşeyi 180 derece terse döndürür, inanın aklım-mantığım hiçbir suretle almıyor…
  Neyse, her ne olursa olsun eski defterleri tekrar tekrar açmanın bir faydası dokunmaz bize bu saatten sonra. En azından Ünal Aysal’dan çok çok daha fazla düşündüğüm için kulübümü, yutuyorum gırtlağıma kadar gelenleri.
  Evet, bu akşam beklenildiği üzere baştan aşağı yanlış bir onbirle Fenerbahçe karşısındaydı Roberto Mancini.  Haftalardır yediğimiz hemen hemen tüm gollerde imzası bulunan Ptt 1.Lig stoperi Chedjou yine sahadaydı. Chedjou’nun yerine düşünülse çok daha verimli olabilecek Dany ise sol bekteydi. Bomboş topları dahi süremeyen, hiçbir şekilde adam geçemeyen, 5 metreye pas atmakta zorlanan, dolayısıyla da kanatlarda oynayabilecek hiçbir özelliği üzerinde barındırmayan Burak Yılmaz bu haftada da sol çizgideydi. Ayrıca Mancini’nin Fenerbahçe’den ne kadar korktuğunun bir göstergesi olarak da Ceyhun Gülselam ilk 11’deydi.
  Sorarım size, Sneijder ve Muslera’nın olmayışını da işin içine katacak olursak, böyle bir kadronun Kadıköy’den puanla ayrılması mümkün müdür? Değildir elbet.
  Şimdi merak ettiğim 2 husustan ilki, Mancini’nin haftalardır takımı katleden Chedjou’nun yaptığı bu bariz hataları nasıl göremediği. 2.si ise yine haftalardır sol çizgide hiçbir şey yapamayan Burak Yılmaz’ın son adam olarak oynaması gerektiğini nasıl fark edemediği… Bunun tek bir açıklaması var, demek ki hocamızın ciddi anlamda görme bozukluğu var!
  Açıkçası bu akşam seyrettiğim Galatasaray, herhalde son 20 yılda gördüğüm en kötü Galatasaray’dı. Takımımın sahada bu kadar basiretsiz kaldığı! böylesine biçare bir görüntüğü çizdiği başka bir karşılaşma daha Allah’a şükür ki hatırlamıyorum…
  Yazık, cidden çok yazık… Mancini denen bu zatı muhtereme ödenecek o astronımik ücretin 3’te 1’ini Yılmaz Vural’a verseler, bu takıma aslanlar gibi top oynatır. Bütün samimiyetimle söylüyorum bunu. En azından bu akşamkinden daha iyi bir Galatasaray izleyebileceğimizin garantisini verebilirim .
  Zaten biz ülke olarak ne çektiysek hep bu yabancı hayranlığımızdan çektik. Elimizdeki cevherlerin kıymetini bilemediğimizden çektik. Tıpkı Fatih Hocamız’ın kıymetini bilemediğimiz gibi!
  İddia ediyorum, bu akşam takımın başında Fatih Hoca olsa, son 2 yılda olduğu gibi yine Fenerbahçe’yi oyun anlamında sahadan silen bir Galatasaray izlerdik. Belki yine kaybederdik ama en azından takımımızın oynadığı futbolla gurur duyardık. Örneğin, 2 sezon önce TT Arena’da 2-1 kaybettiğimiz karşılaşmanın ardından duyduğumuz gibi…
  Oyuncuları doğru yerlerde oynatmaktan, takımı sahaya doğru taktik ve dizilişle çıkarmaktan aciz olan bu adamdan nasıl başarı bekleyelim ki biz? Gülerler be adama…
  Doğruyu söylemek gerekirse, bugün Fenerbahçe’de iyi oynamadı. Ancak biz öylesine etkisiz, öylesine güçsüzdük ki, Fenerbahçe’nin bu vasat hali bile sahadan galibiyetle ayrılmaya fazlasıyla yetti.
  Şu Chedjou denen arkadaşta Mancini hala ne görüyor da kendisini ısrarla oynatıyor anlamak mümkün değil. Yaa bu akşam Chedjou’nun yaptığı penaltıyı, yemin billah amatör kümedekiler bile yapmaz. Bu kadar saçma, bu kadar komik bir müdahele olur mu Allah aşkına...
  Selçuk İnan ne zaman geride kalan 2 sezondaki o alıştığımız, özlediğimiz Selçuk İnan olacak acaba? Ya da olacak mı? Aynı şeyler Semih Kaya, Burak Yılmaz ve Engin Baytar için de geçerli elbet…
  Belirttiğim gibi bugün öylesine kötü bir Galatasaray vardı ki sahada, rakip kim olursa olsun sahadan rahatlıkla 3 puanla ayrılırdı.
  Henüz 11.haftada 9 puan geri düşen, Şampiyonlar Ligi’nde yola devam edebilmek için Juventus’u mutlaka yenmek zorunda olan Mancini’nin korkak Galatasaray’ı bundan sonra neler yapacak inanın çok merak ediyorum.
  Hali hazırda hala başarısız sayılmayız. Çünkü henüz hedeflerimiziden tam olarak kopmadık. Ancak bundan birkaç hafta sonra, -şu 15 günlük milli maçlar arasında sihirli bir değnek değmediği sürece- teker teker bahsi geçen hedeflerden koparsak hiç ama hiç şaşırmam. Çünkü Mancini başımızda olduğu sürece ‘’başarı’’ kelimesi bizim için erişilmez olacak gibi gözüküyor…

 Son olarak, 14 yıldır sahasında ezeli rakibine maç kaybetmeyen Fenerbahçe’yi bu akşamki haklı galibiyetinden ötürü kutlayarak, sezon sonunda %99,9 erişecekleri şampiyonluklarının şimdiden hayırlı, uğurlu olmasını diliyorum…

                                                                 e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

6 Kasım 2013 Çarşamba

Mağlubiyet Doğal Sonuç

  Şampiyonlar Ligi’nde 6 maç üzerinden oynanan gruplar aşamasını ilk 2 sırada tamamlayabilmenin 2 kuralı var bana göre. Öncelikle kendi sahanızda oynayacağınız 3 karşılaşmayı da kazanacaksınız. Ayrıca grupta Kopenhag gibi sizden çok daha alt seviyede bir takım varsa şayet, bu takımla oynayacağınız 2 karşılaşmadan da 6 puan çıkaracaksınız. Ya da en azından 4 puan.
  Eee şimdi Galatasaray’a bakıyorum, daha ilk maçta kendi sahasında Real Madrid’den 6 yemiş, dolayısıyla yukarıda bashettiklerimin ilkini gerçekleştirme şansını yitirmiş. Dün akşam da köy takımı Kopenhag’a karşı sahada adeta yürüyerek! (Evet yürüyerek, çünkü başta Riera ve Selçuk olmak üzere oyuncularımızın bir çoğu koşmadan oynadılar) anlamsız bir mağlubiyet alarak ikinci kuralı da ne yazık ki gerçeğe dönüştüremediler.
  Sorarım size o zaman, bu saatten sonra gruptan nasıl çıkacak bu takım? Real Madrid’i Barnebau’da yenebilecek mi? Dün basın toplantısında bu maç daha oynanmadan puan tablosuna 0 yazan Roberto Mancini bile buna inanmıyor ki biz inanalım…
  Bu durumda herşey son maça kalacak gibi gözüküyor. Muhtemelen Kopenhag’ı İtalya’da rahat geçecek olan Juventus, TT Arena’ya 6 puanla gelecek ve bizimle bir final karşılaşması oynayacaklar. Bize de bir üst tur için galibiyet gerekecek. Fatih Hoca başımızda olsa turdan çok umutlu olurdum. Çünkü bu tarz final karşılaşmalarını hep istediğini alarak tamamlamıştır İmparator. Tıpkı geçen sezonki Braga maçı gibi. Ancak Mancini’nin ne üdüğü belli olmayan taktiği ve son derece düşük tempodaki futbolu Juventus’u yenmeye yetecek midir, ben %20 ihtimal bile vermiyorum…
   Hesap kitap yapmayı bir kenara koyup düne dönecek olursak, gerçekten çok etkisiz bir futbol oynadık. En başta da belirtmiş olduğum gibi takım olarak resmen yürüdük. ‘’Bu takımın kondisyonu yok .’’diyen Roberto Mancini’ye ben şunu söylemek istiyorum; Belki bu takım geçen sezon da çok çok iyi top oynamadan şampiyon oldu ya da Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final gördü. Ancak böylesine ağır bir futbol oynadıkları, sahada koşmaktan bile aciz oldukları, bu kadar bitik bir görüntü çizdikleri bir tek karşılaşma dahi hatırlamıyorum.
   Haftalardır oynamayan ve dolayısıyla maç eksiği oldukça fazla olan Riera, gerçekten ayak duramayacak haldeydi. Bu bitik görüntüsüne Mancini’nin kendisine nasıl 90 dakika boyunca tahammül ettiğine aklım ermedi doğrusu.
   Ancak aklımın ermediği çok daha önemli konu, Aurelien Chedjou denen bu Bank Asya stoperinin nasıl transfer edilmiş olduğu? Kendisini 2 yıl boyunca ısrarla isteyen Fatih Hoca’ydı bunu biliyorum. Dolayısıyla da az önce övmüş olduğum hocamı şimdi eleştirmek zorundayım. Fakat şöyle bir durum var ortada: Fatih Hoca Chedjou’yu ısrarla istemiş ve aldırmış olabilir. Ancak gel gelelim sezon başından beri takıma 5 kuruşluk faydası olmayan, her maçta yediğimiz en az 1 golde bariz hatası olan, kademeye giremeyen, rakip forvetler karşısında hep ağır kalan ve de en önemlisi ligdeki her takımda bir benzeri bulunan bu 6.5 milyon Euro’luk fiyasko neden hala ısrarla oynatılır?
  Dany’i benim kadar eleştiren yoktur herhalde. Ancak öyle veya böyle Semih-Dany ikilisi geçen sezon şampiyon olan takımın stoperleriydi. Ayrıca Dany çabukluğuyla ve mücadeleci oyunuyla ne olursa olsun formayı Chedjou’dan çok daha fazla hak ediyor bence.
  Gerçekçi olmak gerekirse, Burak Yılmaz geçen sezonki Burak Yılmaz değil. Drogba desen o da 4-5 yıl önceki Drogba değil. İkisi de çok fazla gol kaçırıyorlar. Hatta haddinden fazla. En basiti dün biri 3 metreden bomboş kafayı kalecinin üzerine vurdu, öbürü de yine aynı mesafeden topu tribüne gönderdi. Adama sormazlar mı ‘’Hangisini atacaksınız arkadaş?’’ diye. Dolayısıyla da bence bu takımın çok iyi bir santrafora ihtiyacı var. İbrahimovic gibi mesala… Hee alabilir miyiz? İmkansız tabi…

  Şimdi önümüzde kritik bir Fenerbahçe karşılaşması var. Ondan sonra bir milli maç arası ve ardından gelecek zorlu ve sıkışık fikstür. Bu futbolla ne kadar başarılı olabiliriz bunu zaman gösterecek. Ancak bildiğim bir gerçek var ki, son 2-3 maçta oynadığımız futbolu sürdürürsek önce Pazar akşamı Fener’den, ardından da Real Madrid ve Juventus’tan tarihi farklar yiyerek hedeflerimizden birer birer koparız…. 

                                                                 e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

2 Kasım 2013 Cumartesi

Tek Teselli 3 Puan

  Salı günü Kopenhagla oldukça kritik bir maç oynayacak olan takımımız, dün akşam bu zorlu sınavın son provasını yapmak için sahadaydı.
  Geçen hafta gelen 4 gollü galibiyet, yaşanan savunma zaaflarına rağmen Mancini’yi memnun etmiş olacak ki, yine Umut-Drogba-Burak üçlüsüyle başlıyordu karşılaşmaya. Açıkçası ben bu şablonun Galatasaray’ın ideal 11’inin bir parçası olabileceğine kesinlikle inanmıyorum. Çünkü Umut ve Burak gibi kanatlarda oynama özellikleri 0’a yakın olan iki santraforu, çizgide kullanmaya çalışmak hem bu oyunculara hem de takıma ciddi zararlar verecektir ilerleyen süreçte…
  Her ne kadar formsuz da olsa, bir duraklama dönemine girmiş de olsa, Burak Yılmaz hiç tartışmasız bu takımın en büyük gol silahıdır. Hatta Dorgba’nın bile önündedir bu konuda. Kimse unutmasın, bu çocuk geçen sene 24 tane ligde, 8’de Şampiyonlar Ligi’nde olmak üzere tam 32 resmi gole imza koyarak elde edilen başarıların en büyük mimarı oldu. Dolayısıyla Burak Yılmaz’ı mümkün olduğunca rakip kaleye yakın oynatmak zorundayız. Onu kaleden uzaklaştırmak, takıma edilen bir ihanettir! Elbet Burak bir noktadan sonra atmaya başlayacaktır çünkü. Başladı da zaten.
   Son 2 karşılaşmanın sol beki Dany yerini Eboue’ye bırakırken, geçen haftanın komedisi Sabri, Drogba ve Sneijder’in kaptanı olarak almıştı yine sahadaki yerini! Şu son cümlem bile herşeyi özetlemek için fazlasıyla yeterlidir sanırım…
  Doğruyu söylemek gerekirse karşılaşmaya çok büyük bir iştah ve baskıyla başladık. Öyle ki ilk 5 dakika boyunca Konya Torku takımı kendi ceza sahasından çıkamadı neredeyse. Tabi bu durum bizlere büyük keyif verdi. Bugün mükemmel bir Galatasaray izleyeceğiz diye heveslendik. Ancak Sneijder’in sakatlanarak oyundan çıkması, tüm bu güzel tabloyu bir anda darmadağan etti. Bizim takım bir anda durdu, Konya Torku takımı oynamaya başladı.
  Muslera nedenini bilmediğimiz bir şekilde, rakibe bir gol ikram etmeyi kafaya koymuştu dün akşam. İlk 2 denemesi başarısızlıkla sonuçlansa da 3.de amacına ulaşmış oldu Uruguaylı file bekçimiz. Ancak benim için bu noktadaki esas merak konusu, Muslera 1.dakikadan itibaren bugün bizi yakacağını alenen gözler önüne serdiği halde, kenar yönetimin neden herhangi bir uyarıda bulunma ihtiyacı hissetmediği…
  Aksiliklerle başlayan gecede, golü yediren kalecimizin sağ ayağına aldığı darbe sonucu, o ayağının nötr duruma gelmesi  ‘’Allah’ım bilmeden sana karşı bir kusur mu işledik?’’ moduna soktu artık bizleri.
  Golle beraber özgüveni artan Konya Torku takımı, daha ofansif oynamaya başladı. Özellikle defansımızın çizdiği evlere şenlik görüntü, 2.golü atacaklarına olan inançlarını iyiden iyiye arttırdı. Nitekim 33.dakikada bu doğrultudaki en net pozisyonlarını yakaladılar. Ancak neyse ki Muslera bu kez yaptığı mükemmel müdaheleyle ilk goldeki hatasını bir nebze olsun telafi etmiş oldu.
   Devre böyle bitti derken bizler, Didier Drogba ‘’Ben daha son sözümü söylemedim.’’ dedi. Koskoca 45 dakika boyunca belki de organize gelişen tek atağımızda, Umut sağdan ortaladı, Drogba’da mükemmel yükselerek topu ağlarla buluşturdu.
  Açıkçası böylesine kötü oynadığımız devreyi golle kapamak çok iyi oldu bizim için.
 İkinci 45 dakikaya biraz daha derli toplu başladı takımımız. Bu devrede en azından ilk 45 dakikada yaptığımız inanılmaz savunma hatalarını tekrarlamadık.
  Ancak ne olursa olsun, en başta da belirttiğim gibi Umut ve Burak’tan oluşan kanatların iş yapması beklenemezdi, yapamıyorlardı da. Hadi Burak yine bir şeyler yapmak için uğraşıyordu elinden geldiğince. Ancak Umut haklı olarak kayboldu gitti. Mancini’de bu durumun farkına varmış olacak ki Umut-Aydın değişikliğiyle duruma müdahele etti.  Lakin, Aydın’ın kurtarıcı olarak oyuna girmesi her zamanki gibi güldürdü beni.
  Bundan 7 yıl kadar önce bir Konya maçında attığı son dakika golüyle hayatımıza giren ve bir daha çıkmak bilmeyen Aydın, dün de kendisini bir 3 sene daha takımda tutmaya yetecek asiste imzasını koyarak 2-1 öne geçmemizde baş rolü oynadı. Tabi Burak’ın topu alışı, kaleciyi geçişi ve son vuruşu da usta işiydi.
  Galibiyet golümüzden sonra, baştan beri sıkıcı geçen karşılaşma hepten çekilmez bir hal aldı. Adeta bir kör dövüşü gibi orta alanda sıkıştı kaldı oyun.
  2-1 biteceği son 15-20 dakikasında artık tescillenen karşılaşma, Mustafa Kamil Abitoğlu’nun 90+4’te gelen son düdüğüyle bu şekilde sona ermiş oldu.
  Bu karşılaşmanın ardından söylenmesi gereken önemli birkaç şey var:
  Bir kere şunu çok açık bir şekilde söylemeliyim ki, bu takım eğer Kopenhag ve Fenerbahçe maçlarına yine bu kadroyla çıkar, futbol olarakta bu seviyede kalırsa, Danimarka’dan eli boş döner, Pazar akşamı Kadıköyde’de bir tarihi fark daha yer... O yüzden bu sistemi ve kadro yapısını acilen değiştirmesi lazım Mancini’nin.
  Bunun dışında, eğer bu Ocak ayı’da bir sol bek transfer edilmeden geçilirse artık, hem bu takımın başındaki teknik heyete, hem yöneticilere, hem de başkan Ünal Aysal’a yazıklar olsun.
  Son olarak da, Sabri Sarıoğlu’nun bu takıma katkı verebileceği en güzel yerin tribün olduğu gerçeğinin geride kalan 10 yılın ardından artık bir zahmet farkına varılsın…

                                                                      e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

28 Ekim 2013 Pazartesi

Sarı-Kırmızı Bir Fırtına Esmeye Başlar...

  Uzun süre kazanamayan bir Galatasaray, gol yollarında ciddi sıkıntılar yaşayan bir Galatasaray ve sonuç olarak yaşanan kan değişimi… Sonrasında olanlar ise ortada. Son 3 resmi maçını kazanan ve bu 3 maçta rakip filelere toplam 9 gol gönderen bambaşka bir Galatasaray. Allah nazarlardan saklasın…
  Elbette Çarşamba’nın yorgunluğuyla gelmişti oyuncularımız Kayseri deplasmanına. Dolayısıyla karşılaşmaya dair bazı kuşkular vardı kafamda. İçimi rahatlatan tek şey ise Kayserispor’un bunca yıllık tarihinde takımımızı sadece 1 kez mağlup edebilmiş oluşuydu.
  Tabi en büyük merak konusu Kayseri’ye getirilen 8 yabancıdan hangi 2’sinin tribünde oturacağıydı. Eminim Mancini’de bu kararı verirken bir hayli zorlanmıştır. Çünkü bu bahsi geçen yabancıların hepsi Kopenhag önünde mükemmele yakın performanslar koydular ortaya. Bu nedenle de hiçbiri kesik yemeyi hak etmiyordu. Ancak bazen bazı konularda karar verme hakkı sizin elinizde olamıyor ne yazık ki. İşte ligimizde uygulanan, federasyonun kulüplere zorla dikta ettiği 6+0+4 saçmalığı da bunun en güzel örneklerinden bir tanesi. Mishal, 10 milyon Euro gibi astronomik bir bonservis bedeliyle transfer edilen ve taraftarın özel olarak izlemek istediği Bruma birçok karşılaşmada bu kontenjan abukluğu yüzünden sahada yer alamıyor… Tıpkı bugün olduğu gibi… Aynı şekilde Çarşamba’nın yıldızı Eboue’de bugün Bruma’yla aynı kaderi paylaşan bir diğer oyuncumuz oldu.
  Mancini bir süprize imza atarak karşılaşmaya 3 santraforla başladı. Kadroyu görünce Burak-Drogba-Umut üçlüsünden oluşan hücum hattının neler yapabileceğini hepimiz merak ettik doğrusu. Sonra kaşılaşma başladı ve merakımızı bir nebze olsun giderme fırsatı yakaladık.
  Solda Burak, sağda Umut, ortada Drogba. Yetmemiş arkalarında Sneijder. Kağıt üzerinde oldukça güçlü gözüken bu hücum hattı meyvelerini de çabuk vermeye başladı.
  14.dakikada Burak çalımlarla ceza sahasına doğru sokulurken, yaka paça indirdildi. Top Sneijder’de kalınca Cüneyt Çakır avantaja bıraktı. Sneijder’in sert şutu da bu zorlu deplasmanda takımına skor üstünlüğünü getirdi.
  10 dakika sonra bu kez Chedjou’nun golü geldi. Ceza sahası içinde yaratıcılığını konuşturan Selçuk topu penaltı noktası üzerindeki Chedjou’nun önüne yuvarladı, Chedjou’da düzgün bir vuruşla Kayserispor filelerini 2.kez havalandırdı.
  25 dakikada 2-0’ı yakalayınca ister istemez hepimiz ‘’maçı kazandık’’ havasına girdik. Kayserispor’un üzerimize gelebilecek gücü yoktu çünkü. Ancak futbolda rehavete yer olmadığı gerçeği devrenin son bölümünde bir kez daha gün yüzüne çıktı.
  Önce Chedjou’nun Ömer’e anlamsız müdahalesi sonucu penaltı kazanan Kayserispor, Mouche’yle farkı 1’e indirdi, hemen akabinde de Dany’nin kendi kalesine attığı komik golle! skora eşitlik geldi.
  Böylesine üstün oynadığımız, rakibin gol atacağına en ufak bir inancının olmadığı devreyi 2-2 gibi bir skorla kapamak oldukça ayıptı doğrusu. Evet cidden ayıptı… Allah’tan futbolcularımızda benim gibi düşünmüş olacaklar ki, ikinci 45 dakikanın ilk düdüğüyle birlikte tekrardan oyuna ağırlıklarını koydular.
  Son haftaların en formda ismi Sneijder’in sakatlığı nedeniyle 2.yarı sahaya çıkamaması bizleri üzdü tabi. Umarım çok ciddi bir şeyi yoktur da, hazır kendini bulmuşken uzun süre arkadaşlarından ayrı kalmaz….
  Tekrardan öne geçmek için ataklar tazeleyen takımımız, 57’de Burak Yılmaz’ın 9 haftalık suskunluğunu bozmaya karar vermesiyle 3.golü buldu. Haftalar sonra şeytanın bacağını kırarak üzerindeki talihsizliğe son vermiş oldu ‘’Kral’’
  3.gol takımımıza yeniden özgüven getirdi. Bu sayede de oyundaki üstünlüğümüz giderek arttı.
  Sneijder’in 6 sezon sonra ilk kez 3 maç üst üste gol attığı, Burak Yılmaz’ın 9 hafta aradan sonra golle tanıştığı, Chedjou’nun sarı kırmızılı olmasa da J Cim Bom armalı formayla ilk kez gol sevinci yaşadığı bu ‘’ilk’’lerin gecesinde, sıra Drogba’ya gelmişti nihayet. Geldiği günden bu yana sağolsun serbest vuruşları kimselere bırakmayan süper starımız, sonunda o çok istediği frikik golünü atmayı başardı.
Yaklaşık 30 metreden kazandığımız serbest vuruşta, Selçuk’un dokunduğu topa  sert bir vuruş yapan Drogba, hem kendini hem de takımını iyiden iyiye rahatlatmış oldu.
  4-2’den sonra kendimizi biraz sıksak 5’i, belki de 6’yı bile atabilrdik. En basiti Emre Çolak son dakikada yakaladığı pozisyonda biraz daha sakin olabilse…
  Evet, sonuç olarak en başta da belirtmiş olduğum gibi son haftalarda kazanma alışkanlığını yeniden elde eden bir Galatasaray var ortada. Bundan da önemlisi, sezon başında gol atma konusunda ciddi skıntılar yaşayan takımımız bu problemini en azından şimdilik aşmış gibi gözüküyor. Dilerim bu başarılı grafiğimizi arttırarak sürdürürüz de, arka arkaya alacağımız seri galibiyetlerle hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde yolumuza emin adımlarla devam ederiz… 

                    
                                                               e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

24 Ekim 2013 Perşembe

Özlenen GALATASARAY

 Şampiyonlar Ligi’ne başlanabilecek en kötü şekillerden biriyle merhaba diyen Galatasaray’ımız, tıpkı geçen sezon olduğu gibi maç oynadıkça kendini bulmaya başladı sanki.
 Önce Juventus deplasmanından çıkarılan altın değerindeki 1 puan, sonrasında da bu akşam Kopenhag karşısında elde edilen rahat galibiyet… Açıkçası bu 2 karşılaşmadan alınan 4 puan 2.tur yolunda önemli bir adım atmamızı sağladı bence.
  Elbetteki takımımız Kopenhag karşısında mutlak favori olarak çıktı sahaya. Hocaları Solbakken’in ‘’Zamanında Mancini’den imzalı resim almıştık’’ demeci bile özetliyordu sanki herşeyi.
  Kadrosunda Drogba, Sneijder, Melo, Eboue ve tüm formsuzluğuna rağmen Burak Yılmaz gibi yıldızları bulunduran Cim Bom, mütevazi kadrosuyla elinden gelenin en iyisini yapmak için çabalayan Kopenhag’ı kendi sahasında yenmek zorundaydı 2.tur iddiasını sürdürebilmek için.
  Teknik direktörümüz Mancini yabancı sınırlaması olmayışını fırsat bilerek sol bek mevkii hariç kafasındaki ideal 11’i sürmüştü sahaya sahaya. Muslera, Eboue, Chedjou, Dany, Melo, Sneijder, Bruma ve Drogba olmak üzere tam 8 yabancıyla başladık karşılaşmaya.
  Açıkçası ben de Mancini’nin yerinde olsam, Dany dışında bu 11’i tercih ederdim.
  İlk düdükle beraber Kopenhag’ın İstanbul’a sadece 1 puan için geldiği gerçeği gözler önüne serildi. Çünkü neredeyse 20-25.dakikalara kadar orta sahayı pas yaparak geçemediler. 11 kişiyle savunma yapmaktı tüm niyetleri.
  Neyse ki henüz 10.dakikada Melo’nun Hakan Şükürvari golü geldi de Kopenhag için evdeki hesap çarşıya uymamış oldu. Gerçekten de mükemmel bir kafa golü attı Melo.
  Öylesine güzel oldu ki bu gol bizim için, hem takımımız moral kazandı hem de rakip Kopenhag 11 kişiyle müdafa yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldı.
  Ancak ne var ki ilk devrenin her anında müthiş bir Galatasaray vardı sahada. Özellikle yabancılarımız kusursuz oynuyorlardı. Bruma-Eboue ikilisi rakibin sol tarafını hallaç pamuğu gibi salladı attı. Darmadağan ettiler o tarafı.
  Nitekim Eboue’nin o mükemmel bindirmeleri önce Sneijder’in, ardından da Drogba’nın golünün hazırlayıcısı oldu. Yaptığı 2 asistle geceye damgasını vurdu Fildişili sağ bekimiz.
  Yok kendini yere yatıyormuş da, yok sorumsuzmuş da… Kim ne derse desin, Eboue’nin ölüsü bile bu takımda banko oynar. Hele hele Karabük maçında Sabri’yi 1468.kez gördükten sonra….
  İlk 45 dakika 3-0 gibi farklı bir skorla sona erdiği için 2.yarı oyunu rölantiye alacağımızdan adım gibi emindim. Çünkü bu durum takımımızın doğasında var. Eloğluyla bizim aramızdaki en büyük fark da bu işte. Real Madrid seni yakaladı mı 6 yapmadan bırakmaz, sen yakaladığın zaman ise 2’ye,  3’e razı olursun.
  Öyleki koskoca ikinci 45 dakikayı sadece Burak’a gol attırmak için oynadık. Herkes sürekli olarak Burak’a çalıştı. Burak ise tüm bu çabaya rağmen çok ısrarcıydı gol orucunu bozmama konusunda! Özellikle Drogba’nın o müthiş ara pasına nasıl kıydı anlayamadım… İnanın ekran başında benim bile içim cız etti. Siz düşünün Drogba’nın hissettiklerini...
    Maçtan önce arkadaşlarıma yaptığım skor tahminim gariptir ama 3-1’di. Ne mutlu ki iki takım oyuncuları da beni kırmadı. Bizimkilerin zaten az önce de belirttiğim gibi ikinci 45 dakikada Burak dışında bir hedefi olmadı. Kopenhag takımı ise ancak bizim lakaitliğimizden bir gol bulabiilrdi, öyle de oldu. Savunmamızın bir anlık rahatlığı sonucu konuk ekibin teselli sayısı geldi.
  Şampiyonlar Ligi’nde bu sezonki ilk galibiyetimizi güle oynaya almış olmamız bizler için sevindirici elbet. Mancinili Galatasaray ufak ufak karabulutları dağıtmaya başladı gibi. Arka arkaya birkaç galibiyet daha alabilirsek herşey daha güzel olacaktır…
  Bu akşamki performanslara dönmek gerekirse, sezon başından beri hemen her maç takımın en iyisi olan Melo bu gece de bu geleneği bozmadı. Eboue ve Bruma özellikle ilk 45’te yıldızlaştılar. Sneijder yükselen grafiğini sürdürdü. Drogba ise her zamanki gibiydi… Aslında bu gece Burak ve Selçuk dışında takımda kötü oynayan  yoktu zaten. Haftalardır tel tel dökülen bu ikilinin de artık bir an evvel kendilerine gelmelerini temenni ederek bugünlük son noktayı koyalım o zaman.

                                                           e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

20 Ekim 2013 Pazar

Arena'da Wesley'nin Gecesi

 Yine bir milli ara, yine Galatasaray’sız geçen günler…  Neyse ki 15 günlük hasret bu akşam itibariyle son buldu.
  Mancini’nin Arena’ya ayak basıp taraftarıyla buluşmasında takımının neler yapacağı hepimiz için büyük merak konusuydu doğrusu. Ayrıca uzun zamandır kendi sahamızda kazanamıyor oluşumuz da daha bir önemli kılıyordu karşılaşmayı.
  Maçın başlamasına 1 saat kala ekranda kadroları gördüğümde Selçuk-Melo-Ceyhun ve Sneijder’den oluşan orta saha biraz şaşırttı beni. Fakat esas hayrete düştüğüm nokta, 10 milyon Euro’luk Bruma’nın yedeklerde dahi olmayışıydı. Sonradan öğrendik ki Gökhan Zan’ın sakatlığı varmış ve maç kadrosuna girememiş. Bu yüzden de stoper eksiğini gidermek için 18’e Dany’yi almış Mancini.
  Karşılaşmaya iki takımda etkili başlayamadı doğrusu. Özellikle de oyunun ilk bölümünde birbirleri üzerinde herhangi bir üstünlük kuramadılar çünkü.
   Aslına bakarsanız sahaya çıkan kadrodan ötürü orta alan üstünlüğünün bizde olmasını bekledik. Ancak ne yazık ki 90 dakikanın hiçbir bölümünde beklentilerimize cevap alamadık…
  Ceyhun Gülselam’ı ilk 45 dakika boyunca sağ çizgide izledik. Mancini bu tercihi hangi akla hizmet yaptı, anlamak mümkün değil. Ceyhun gibi dümdüz bir oyuncunun ön libero ya da stoper dışında bir mevkiide oynaması ne yazık ki imkansız. Ancak hocamızın kendisini inatla sağ tarafta kullanmaya çalışması gerçekten beni hayrete düşürdü. Çünkü bu anlamsız ısrarıyla hem Ceyhun’a hem de Sabri’ye yazık etti…
  Sabri demişken hazır, kendisiyle ilgili birkaç bir şey yazayım. Bugün yine bizlere saç baş yoldurtmayı başardığı için hepinizin huzurunda tebrik ediyorum kendisini! Bir insan 10 sene boyunca Galatasaray A Takım formasını giyer de 1 gram bile üzerine bir şeyler koyamaz mı arkadaş… Pes diyorum başka da bir şey demiyorum… Sonunda bunları da açık açık söylettin ya bana Sabri, artık gönül rahatlığıyla muradına erebilirsin…
  Hücum anlamında kısır bir oyun ortaya koyduğumuz devre, bulduğumuz ender sayıdaki pozisyonlardan birini Sneijder’in gole çevirmesi sonucu 1-0’lık üstünlüğümüzle geçildi.  Golden önceki bölümde ofsayt gerekçesiyle verilmeyen diğer 2  golümüzden bahsetmiyorum tabi. Çünkü ikisinin de iptali doğru karardı.
  Ceyhun’un haklı olarak sahada herhangi bir varlık gösteremeyişine ikinci devre başlarken kayıtsız kalmaz Mancini dedim.  Fakat gelin görün ki yanıldım. Herhalde bizim göremediğimiz bir şeyler gördü ki kendisinde, ikinci yarıya da sağ açık Ceyhunla başladı!
   Oyunda bazı bölümler vardı, topu Karabüksporlu oyuncuların ayağından almakta ciddi anlamda sıkıntılar yaşadık. Tabi bu sahneler gerek staddaki gerekse de ekran başındaki bizleri sinir küpüne çevirdi. Üstüne  üstlük 52.dakikada Akbala’nın ceza sahamız içinde bir Allah’ın kulu tarafından rahatsız edilmemesi sonucu topu ağlarımızda görmemiz iyiden iyiye çileden çıkmamıza sebebiyet verdi.
  Artık skorda eşitlik vardı ve Karabükspor üzerinde bir türlü üstünlük kuramıyorduk. Ama ne hikmetse İtalyan hocamız herşey dört dörtlük gidiyormuşçasına bir tavır takınıyordu kenarda…
  56’da rakibin 10 kişi kalması bile yaşadığımız olumsuzlukları gidermeye yetmedi. Öyle ki, 35 dakika boyunca Karabük takımı mı 1 kişi eksik oynadı yoksa biz mi oynadık inanın anlayamadım.
  Mancini’nin kurtarıcı olarak oyuna Aydın’ı alması ise sadece güldürdü beni. Anlaşılan Mancini’de bitmek tükenmek bilmeyen Aydın Yılmaz sempatizanlarından!
  Son bölümlere girdiğimizde skorda hala eşitlik vardı ve yazımın başından beri vurguladığım gibi rakip üzerinde bir türlü baskı kuramıyorduk. İşte tam bu esnada Sneijder bir kez daha çıktı sahneye. Aydın’ın ortasında savunmanın karşıladığı topu ceza yayı üzerine kontrol edip öyle bir sağ üst patlattı ki, kaleci Waterman ancak ağlarla buluştuğunda görebildi meşin yuvarlağı.
  Türk Telekom Arena’da Sneijder’in gecesi yaşanıyodu. Aylardır bugünün hayalini kuran bizler de zevkten dört köşe olmuştuk tabi
  Kalan bölümler 2 takıma da golü getirmeyince karşılaşma takımımızın 2-1’lik üstünlüğü ile sona ermiş oldu. Gerçi karşılaşmanın hakemi Mustafa İlker Coşkun son düdüğünü Burak gole giderken çalmamış olsa, yani en azından bir 10 saniye daha beklese skor  kayıtlara %99 3-1 olarak geçecekti. Ne diyeyim kısmet değilmiş…
  Takımımızın en çok ihtiyacı olan şey, ama öyle ama böyle bir şekilde galip gelmekti bu akşam. Onu da Sneijder önderliğinde başardı oyuncularımız.
  Geldiği günden bu yana en iyi oyununu oynayan ve bu akşamki galibiyeti takımına kazandıran Sneijder’e özel olarak tebriklerimi gönderiyorum. Bundan sonraki karşılaşmalarda da aynı performansı sürdürmesi hatta üzerine daha da koyması tek temennimiz. Çünkü bu akşam da gördük ki, özellikle oyunun kilitlendiği anlarda o kilidi açabilecek bir çilingire haddinden fazla ihtiyacı var bu takımın….

                                                                 e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

3 Ekim 2013 Perşembe

Yepyeni Bir Sayfa

 Şebnem Ferah’ın söylediği gibi ‘’Sil baştan başlamak gerek bazen’’. İşte takımımızda Roberto Mancini önderliğinde yepyeni ve tertemiz bir sayfa açmak için çıktı bu akşam Juventus karşısına.
  Doğruyu söylemek gerekirse Mancini’nin işi çok zordu bugün. Daha takımın başına geçeli 48 saat olmuş ve oyuncularla sadece 2 antreman yapabilmişken, Juventus gibi bir ekibe karşı hem de deplasmanda oynayacak olmak bir teknik direktörün başına gelebilecek en kötü senaryolardan biri olsa gerek. İşte bu talihsiz durumu ne yazık ki bu akşam çiçeği burnunda hocamız Mancini yaşadı.
  Artık takımın başında Fatih Hoca olmadığı için sahada çift santrafor ya da hiç aklımızda olmayan sürpriz bir 11 beklemedik tabi. Çünkü bu tarz enterasan şeyleri Şampiyonlar Ligi gibi bir organizasyonda Fatih Hoca’dan başka kimse denemez. Nitekim Mancini herkesi esas mevkiisinde oynattığı tek santrafor Drogbalı kadrosuyla başladı karşılaşmaya. Kağıt üzerinde oldukça doğru bir onbirdi bu.
  Bana göre ilk devreyi kusursuz oynadık. Yani bu turnuvada deplasmanda oynanması gereken en doğru futbolu oynadı takımımız. Aksayan tek isim ise Riera’ydı.
  Oynadığımız bu güzel futbol ne mutlu ki karşılıksız kalmadı. Juventus savunmasının bir anlık hatasını affetmeyen Drogba 35.dakikada hepimizi havalara zıplattı.
  Devre 1-0’la geçilirken ikinci 45 dakika için oldukça umutluyduk. Oynadığımız güzel oyun bu güveni veriyordu bizlere. Ancak gel görelim ki, ikinci yarı bambaşka bir maç izledik. İlk 45’teki Galatasarayla ikinci 45’teki Galatasaray arasında dağlar kadar fark vardı diyebilirim. Gerçi bunun nedeni Mancini’nin 1-0’a razı olup tipik İtalyan zihniyetiyle takımını geri yaslamasıydı elbet. Fakat Türk takımlarının savunma yapmayı pek beceremediğini nereden bilsin adamcağız…
  45 dakika boyunca Juventus takımı yüklendi de yüklendi, buna karşılık Galatasarayımız ise direndi de direndi. Devrenin özetini bu şekilde yapsak karşılaşmayı izleyen hiç kimse buna itiraz etmez herhalde. Ee durum böyleyken de Juventus’un golleri er ya da geç bulması kaçınılmaz sondu.
  Önce 75’te Amrabat amatörce bir hareketle penaltıya sebebiyet verdi ve skor eşitlendi. 10 dakika sonra da iyice gömüldüğümüz bir anda Quagliarella’nın kafası Juventus’a üstünlüğü getirdi.
  Açıkçası herşeyin istediğimiz gibi geçtiği bir ilk yarının ardından böylesine kötü bir ikinci devre oynamak hepimiz için hayal kırıklığı oldu.  Gerçi bunun nedenini az önce yukarıda belirtmiştim.
  Allah’tan Juventus golün sevincini yaşarken bir anlık gafletlerini yine değerlendirdik ve Drogba’nın mükemmel asisti sonucu Umut Bulutla 2-2’yi yakaladık.
  Kalan sınrlı bölümde iki takımda başka gol bulamayınca karşılaşma beraberlikle sona ermiş oldu.
  Maçtan önce bize ‘’Bu maç oynanmasın, size 1 puan verelim.’’ deseler hiç düşünmeden bu teklifi kabul ederdik  herhalde. Yanlış anlaşılma olmasın, Juventus takımından korktuğumuz ya da onları yenmemizin mümkün olmadığını düşündüğüm için falan söylemedim bunu. Böyle düşünmemin tek nedeni Mancini’nin henüz takımı ve oyuncuları tanımıyor oluşu.

  Bahsettiğim bu olumsuz şartlar altında, hele ki kabus gibi geçen o ikinci 45 dakikanın ardından Juventus deplasmanından 1 puanla dönmek bence çok büyük bir başarı. Kopenhag takımından olur da 6 puan alabilirsek, Juventus’un da Real Madrid önünde puanlar kaybedeceği varsayımıyla grup 2.liği için çok büyük avantaj yakalayacağımız aşikar. Dolayısıyla bu akşam kazanılan 1 puan şu an için çok bir şey ifade etmese de, aslında ne kadar önemli olduğu o zaman çok daha iyi anlaşılacaktır.

                                                     e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR

1 Ekim 2013 Salı

En Kötü Gün Bugünse Bugün de GALATASARAY!

 Özellikle biraz zaman geçsin istedim bu yazıyı yazmak için. Çalkantılı süreçte hemen sıcağı sıcağına, belki de anlık bir gaflet sonucu sonradan pişman olacağım şeyler yazmamak adına biraz sakinleşmek istedim. Tabi bunun yanında yeni teknik direktörümüzün de belli olmasını bekledim.
  Şüphesiz ki geçtiğimiz hafta Galatasarayımız için oldukça yoğun ve hareketliydi. Fakat bizler açısından önem taşıyan kısım İmparator Fatih Hocamızla yolların ayrılması oldu elbet. Bu karar hepimizde ilk olarak soğuk bir duş etkisi yarattı sonrasında da derin bir üzüntüyle doldu içimiz…
  Bundan 2,5 yıl kadar önce, ortada henüz somut hiçbir şey yokken ‘’Haydi hocam son bir kaz daha…’’ demiştim Fatih Hocam’a. Kesin olan şu ki, o günkü hayallerim böyle bir sonla bitmiyordu…
  Ne 2000’deki ilk ayrılık ne de Olimpiyat Stadı’nda Candan Erçetin’in Elbette şarkısı eşliğindeki vedalaşmamız bu kadar koymamıştı doğruyu söylemek gerekirse.
  Düşünsenize, 3 sezon önce bir dönem küme düşme potasına girmiş, son haftalarda aldığı 3-5 galibiyetle ligi ancak 8. olarak bitirebilmiş, maddi manevi her anlamda dibe vurmuş o Galatasaray’ı Fatih Hoca’dan başka kim teslim alırdı ki? ‘’Asıl olan Galatasarayı’’dı elbet ve Galatasaray Spor Kulübü Başkanı ‘’Galatasaraylı Fatih’’i göreve çağırdıysa söylenecek fazla bir şey yoktu. ‘’Söz konusu Galatasaray’sa gerisi tefarruattı’’ çünkü.
  Aradan geçen 2,5 yılda o dibe vuran takım tekrardan zirveye çıktı. Kupalara ambargo koydu. Şampiyonlar Ligi’ne yeniden merhaba dedi. Hatta 12 sene sonra çeyrek final gördü. En önemlisi de Avrupa’nın devlerine tekrardan kafa tutmaya başladı.  İşte tüm bunlar hocamızın, İmparatorumuz’un eseriydi. Peki bizim yönetim kurulumuz hocamıza bu emeklerinden dolayı teşekkür etmek adına ne yaptı?  Takımının başında idmanda olduğu sırada görevine son verildiğini televizyondan geçen alt yazılarla öğrenme imkanı tanıdı!
   Ünal Başkan, şunu unutma ki bu taraftarın gönlünde bazı kahramanlar vardır. Sen o taraftarın ‘’İmparator Fatih Terim’ini’’, ‘’Kral Hakan Şükür’ünü’’, ‘’Büyük Kaptan Bülent Korkmaz’ını’’ hiçe sayarsan şayet arka arkaya alınacak 2-3 mağlubiyetten sonra o başkanlık koltuğunu nasıl terk edeceğini bilemezsin!
  Ünal Aysal en başından beri Fatih Terim’i kesinlikle ama kesinlikle istemedi. Bunu üzerine basa basa söylüyorum. Fatih Hoca’nın göreve gelmesini  ve 2,5 yıl boyunca orada kalmasını sağlayan Abdurahim Albayrak-Ali Dürüst ikilisidir. Zaten Ünal Aysal’ın son seçimde bu 2 isimle yollarını ayırması da yakın zamanda gönderilme sırasının Fatih Hoca’ya gelmesi için ustaca hazırlanmış bir plandı! Tabi bu süreçte Anti Galatasaray FENERasyonu’nun da yadsınamaz katkıları oldu başkanımıza! Boşta antrenör yokmuş gibi hocamıza teklif yapmak, sonra  4 maçla yetinmeyip bu taklifi 4-5 yıla yaymak istemek, Ünal Aysalla Fatih Hoca arasındaki krizi çok daha büyük boyutlara taşımak için var güçle mücadele etmek ve en nihayetinde bu sinsi planda başarıyı yakalamış olmak Yıldırım Demirören-Aziz Yıldırım ortaklığının takdir edilesi başarısıdır!
  Tarih bir kez daha tekerrür etmiş , önlenemez bir yükselişe geçen Galatasarayımız’ın önü belki de 1905.defa dış güçler tarafından kesilmiştir! Ancak bu noktadaki en büyük suçlu yönetim kurulumuzdur. Bu tezgaha nasıl alet oldular, gerçekleri nasıl göremediler, anlamak mümkün değil…
  Böylesine bir kriz ortamı içersinde Rizespor karşılaşmasına çıkan takımımız ise Bruma önderliğinde mükemmele yakın bir futbol koydu ortaya. Kaçan onca %100’lük golün ardından yapılabilecek 2 tane açıklama var: Ya takım olarak haddinden fazla gol atma özürlüydük ya da Cumartesi akşamı Allah kazanmamızı istemedi… Böyle bir oyunun ardından galip gelemiyorsanız şayet durumu başka türlü açıklayabilmek pek mümkün değil çünkü.
  Bugüne gelecek olursak, beklenen oldu ve teknik direktörlük görevi için İtalyan Roberto Mancini’yle 3 yıllığına anlaşmaya vardık. Mancini’nin futbolculuğu hiçbir şekilde tartışılamaz. Ancak hocalığı için aynı oranda emin konuşmak en azından benim için mümkün değil. Inter ve Manchester City ile yaptıkları ortada. Tabi yapamadıkları da… Ama olaya gerçekçi bakmak gerekirse, lig ortasında hoca değiştiriyorsanız bundan iyisi Şam’da kayısı olurdu artık! Camiamız için hayırlı uğurlu olsun. Umarım Mancini Fatih Hoca’nın yaptıklarının çok daha fazlasını yapar da Galatasaray tarihine adını altın harflerle yazdırır.
    Önümüzde oldukça kritik bir Juventus maçı var şimdi. Kaybedersek ne olur? Bence hiçbir şey olmaz. Ancak kazanırsak çok şey kazanırız. Öncelikle takıma ve oyunculara aşırı bir özgüven gelir. Bunun dışında gruptan çıkabilme adına da Juventusla tüm şartlar eşitlenmiş olur. O yüzden de umarım Çarşamba akşamı İstanbul’a güzel bir sonuçla döner takımımız.

  Son olarak şunları söylemek istiyorum sevgili Galatasaraylılar; takımımız oldukça zor bir dönemden geçiyor. Gerek iç güçlerle gerekse de dış güçlerle çetin bir mücadelenin içine girmiş durumdayız. Bu noktada bize düşen en önemli görev takımımıza her anlamda sahip çıkmak, hiç olmadığı kadar yanında olmak. Ben demiyorum, Fatih Hoca’ya yapılanlar karşılıksız kalsın ya da kimse ortaya herhangi bir tepki koymasın diye. Ancak şu da unutulmasın ki, ‘’En kötü gün bugünse bugün de GALATASARAY!’’ diyen bir taraftara sahip olduğu sürece bu takım, sırtı hiçbir zaman yere  gelmeyecektir.

                                                     e-falanfilan yazarı: Kerem ZÜLFİKAR